Ersan Şen Hukuk ve Danışmanlık - Bireysel Başvuruda İhlal Kararının Uygulanma Zorunluluğu ve Anayasal Beklentiler

Av. Nilüfer Yenice

Bireysel Başvuruda İhlal Kararının Uygulanma Zorunluluğu ve Anayasal Beklentiler
08.02.2021 / Av. Nilüfer Yenice

                                                                                                                                                                                 Anayasa Mahkemesi Kararı İncelemesidir.

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu Kadri Enis Berberoğlu (3) kararında[1], başvurucu hakkında daha öncesinde verilen hak ihlali kararının ilk derece mahkemesince uygulanmaması ve bu fiili durumun başlangıçta Anayasa olmak üzere, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un ilgili hükümlerine aykırılık teşkil etmesi hususları tartışılmıştır. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu başvurucu hakkında bir önceki verdiği hak ihlali kararında[2], başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine karar vermiş, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ihlalinin tespit edilmesinin başvurucunun uğradığı zararların giderilmesi bakımından yetersiz kalacağı gerekçesiyle, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar görmüştür. Çünkü başvurucunun yeniden milletvekili seçildikten sonra yargılandığı davada “durma” kararı verilmeyerek tahliyesine hükmedilmeksizin yargılanmaya devam olunması ve bölge adliye mahkemesinin mahkumiyet hükmünün onanması Anayasa’nın geçici 20. maddesi ile getirilen istisna hükmünün lafzına ve amacına aykırı olarak geniş bir biçimde ve başvurucunun Anayasa m.67 uyarınca koruma altına alınan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının aleyhine olacak şekilde yorumlanması ile mümkün olmuştur[3]. AYM Genel Kurulu, 24 Haziran 2018 tarihinde yeniden milletvekili seçilen başvurucu hakkında Anayasa’nın geçici 20. maddesi ile getirilen istisna hükmün uygulamasının mümkün olmadığına, yeniden milletvekili seçilen başvurucunun tabi olduğu “genel hüküm” niteliğinde olan Anayasa m.83/4’ün emredici hükmü gereğince dokunulmazlığı tekrar kazandığının kabul edilmemesinin, Anayasa m.83/4’ün sözüyle ile çelişen ve Anayasa koyucunun iradesine aykırı bir yorum olduğuna karar vermiştir[4]. Bu kapsamda, 6216 sayılı Kanun′un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması adına ve Yargıtay’ın onama kararına bağlı sonuçların geri alınması amacıyla “yeniden yargılama” kararı verilmesi ve akabinde başvurucu hakkında başlatılan yargılamada “durma” kararı verilmesi gerektiğini belirtmiştir[5].

İlk derece mahkemesi, AYM Genel Kurulu’nun verdiği işbu hak ihlali kararını uygulamamış ve Anayasa Mahkemesi’nin bir yerel mahkemeye ihlalin ve sonuçlarının nasıl ortadan kaldırılacağına dair ne yapması gerektiğine hükmedemeyeceğini, yeniden yargılama yapılması ve bu yargılamada durma kararı verilmesi yönünde yol gösteremeyeceğini, Anayasa Mahkemesinin yerindelik denetimi yapamayacağını, Anayasa Mahkemesinin ilk derece mahkemesinin görev ve yetki alanına müdahale ettiğini belirtmiş; yeniden yargılama yapılması ve bu yargılamada durma kararı verilmesi yönündeki kararın yerindelik denetimi niteliğinde olduğu gerekçesiyle hak ihlali kararının gereğini yerine getirmemiş, böylece bireysel başvuru neticesinde verilen hak ihlali kararının tatbiki zorunluluğunu ve dolayısıyla mahkemeye erişim hakkını ihlal etmiştir. Oysa hak ihlali kararında belirtildiği üzere, ilk derece mahkemesinden beklenen, ceza muhakemesi usulündeki yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak bir kabule değerlik incelemesi aşaması olmaksızın yeniden yargılama yapılmasıdır[6].

6216 sayılı Kanun m.48’de belirtildiği üzere, Anayasa Mahkemesince verilen hak ihlali neticesinde öngörülen yol yeniden yargılamadır, CMK m.311 ve devamındaki hükümler uyarınca yargılamanın yenilenmesi değil. 6216 sayılı Kanun lafzında “yeniden yargılama” tabirinin kullanılmasının amacı, hak ihlali kararı sonrasında başlatılacak yeniden yargılamanın, CMK m.311 ve devamındaki hükümlerde izlenen usul ve sıraya tabi olmamasıdır. 6216 sayılı Kanun gereğince verilen “yeniden yargılama” kararı, taleple bağlı olmaksızın, derece mahkemelerince re’sen başlatılması zorunlu olan bir giderim yoludur. Yeniden yargılama kararı kendisine gönderilen derece mahkemesi, kabul değerlik incelemesi yapmaksızın yargılamayı yeniler ve bu halde derece mahkemesinin gösterilen sebebin varlığı hususunda herhangi bir takdir yetkisi de bulunmamaktadır. 6216 sayılı Kanun uyarınca, eğer Anayasa Mahkemesi bizzat yeniden yargılamaya karar vermiş ise, bu durumda derece mahkemesinin yeniden yargılama için herhangi bir karar almasına gerek yoktur, doğrudan yeniden yargılama işlemlerini başlatmak zorundadır[7].

Anayasa Mahkemesi’nin 6216 sayılı Kanunun bireysel başvuru ile ilgili hükümleri incelendiğinde; esasında bu yetkinin Anayasa Mahkemesi’ne tanındığı, hak ihlalinin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması amacıyla Yüksek Mahkemenin yerel mahkemelerce yapılması gerekenlere hükmedebileceği açıkça görülmektedir. 6216 sayılı Kanun m.49/6 uyarınca, bir mahkeme kararına karşı yapılan bireysel başvurulara ilişkin inceleme, bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği ve bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi ile sınırlıdır. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, somut başvuruda kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara dair bir inceleme de yapmamıştır. Ayrıca 6216 sayılı Kanun m.50/2’nin 3. cümlesine göre, yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde karar vermek zorundadır.

Anayasa m.153/6 gereğince Anayasa Mahkemesinin kararları Devletin tüm organlarını (yasama, yürütme ve yargı organlarını), idare makamlarını, tüm gerçek ve tüzelkişileri bağladığından, bireysel başvuru kararları yönünden de bu bağlayıcılığın geçerli olduğunu, bireysel başvuru kararlarının bu Anayasal zorunluluktan muaf tutulmadığını belirtmek gerekir. Yine 6216 sayılı Kanun m.66/1 uyarınca, Anayasa Mahkemesi kararları kesin niteliktedir ve Devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, tüm gerçek ve tüzel kişileri bağlar. Nitekim bu bağlayıcılık, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi nezdinde, iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğine dair kabul edilebilirlik incelemesi yapılırken, ilgili ülkede bireysel başvuru kurumunun mevcudiyeti dikkate alınarak “etkili bir hukuk yolunun” varlığının kabul edilmesini sağlamaktadır. Bu bağlayıcılığın bertaraf edildiği bir ahvalde, bireysel başvuru kurumunun “etkili hukuk yolu olmadığı” iddiası tartışmaya açık hale gelecektir. Aynı kaygıyla Anayasa Mahkemesi de, başvurucu Kadri Enis Berberoğlu hakkında üçüncü kez yaptığı bireysel başvuru incelemesinde, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin Mehmet Hasan Altan/Türkiye (13237/17, 20.03.2018) kararına toplamda dört buçuk sahife yer vererek[8], Anayasa Mahkemesi’nin etkili başvuru yolu olma niteliğini tartışmaya açmıştır. Bilindiği üzere, Mehmet Hasan Altan/Türkiye kararında İHAM ilk kez, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru sisteminin etkililiğini inceleme hakkını saklı tutmuş ve bu başvuru yolunun hem teoride ve hem de uygulamada etkili olduğunu kanıtlama görevinin Hükümete düştüğünü açıkça belirtmiştir.

Başvurucu ve müdafii, ihlal kararının gereğinin yerine getirilmemesinin ve esasında ihlal kararının ilk derece mahkemesince reddedilmesinin, Anayasa hükümlerinin açıkça yok hükmünde sayılması anlamına geldiğini ileri sürmüş, haksız ve ölçüsüz bir müdahaleye maruz bırakıla temel hakkın bir an önce teslimini talep etmiş, yargı mercileri arasındaki çatışma veya tartışmanın bu değerin önüne geçemeyeceğini ifade etmiştir. Bakanlık görüşünde ise, başvurucunun ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için sadece ilk derece mahkemesine başvurduğu, istinaf mahkemesine başvurmadığı belirtilmiştir. Oysa Bakanlık görüşünün aksine, ihlalin ivedi bir şekilde ortadan kaldırılması amacıyla başvurulacak mahkemenin “derecesinin (alt derece veya üst derece mahkemesi olup olmadığının)” bir önemi olmamalıdır, çünkü bireysel başvurularda amaç, temel hakkın ihlaline maruz kalan bireyin korunması ve ihlale konu giderimin en kısa sürede sağlanmasıdır. Bakanlığın Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcı nitelikte olduğunu bilmemesi beklenemeyeceğinden, derecesi veya nev’i fark etmeksizin, verilen hak ihlali kararının hem yerel mahkemece ve hem de istinaf mahkemesince tatbikinin bir Anayasal zorunluluğu beraberinde getirdiği, bu durumun mahkemeden mahkemeye değişmeyeceği, yargı mercileri arasında Anayasa Mahkemesi kararlarına uyma mecburiyeti bakımından bir ayırıma gidilmediği, hak ihlalinin giderilmesi noktasında başvurulacak mahkemelerin birbirinden farklı tasarruflarda bulunabileceğine dair bir ihtimali çağrıştıran Bakanlık görüşünün başvurucunun hukuk güvenliği hakkını zedeleme riskinin bulunduğu, daha da ötesi bu görüşün başvurucuya “mahkemeye erişim hakkına” sirayet edecek bir ek külfet getirdiği, bu hususta başvurucunun “başvuru yollarının tüketilmesi” noktasında özen yükümlülüğüne aykırı hareket ettiğinin de ileri sürülemeyeceği, hak ihlalinin gereğinin yapılması amacıyla yargılamaya katılan tüm derece ve kanun yolu mahkemelerine başvurup farklı sonuçlar elde etme beklentisinin, bireysel başvuru sisteminin temel hakları “koruyucu” niteliğine zarar vereceği gözetilmelidir. Nitekim başvurunun Bakanlık görüşüne cevabı, “Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı sonrasında yerel mahkemelerin bariz şekilde Anayasa ve kanunlara aykırı olarak verdikleri kararlarla ihlalin giderilmesini sürüncemede bıraktıkları bir durumda Anayasa Mahkemesi kararını farklı derece mahkemeleri nezdinde ayrı ayrı başvurularla uygulanabilir kılmaya çalışmanın beklenemeyeceği” yönünde olmuştur.

Kaldı ki, somut olayda yerel mahkemenin hak ihlali kararının gereğinin yerine getirilmesi noktasında istinaf mahkemesinin görevli ve yetkili olduğuna dair bir tespiti veya kararı da olmamıştır. Yerel mahkeme başvuruyu doğrudan istinaf mahkemesine de gönderebilecek iken, Anayasa Mahkemesi’nin kararına “uymama” yönünde irade sergilemiş ve hukuki tasarrufunu bu yönde tesis etmiştir. Bilindiği üzere, Anayasa Mahkemesi’nce ihlalin sona erdirilmesi için yeniden yargılama yapılmasına hükmedildiği hallerde, derece mahkemelerinin yargılamanın yenilenmesine taleple bağlı olmaksızın re’sen karar vermek zorunda olduğu, bu hususta başvurucunun bir talebi olmasa dahi yeniden yargılama prosedürünü başlatmasının gerektiği tartışmasızdır[9]. Anayasa Mahkemesince tespit edildiği üzere; somut olayda itiraz mercii, başvurulması gereken merciin “istinaf mahkemesi” olduğunu belirtip itiraz hakkında karar verilmesine yer olmadığına dair karar vermiş, ancak itiraz üzerine kendisine gelen dosyayı görevli ve yetkili gördüğü istinaf mahkemesine göndermemiş, bu yönde bir karar veya işlem tesis etmemiştir[10]. İfade edilmelidir ki, bir hak ihlali kararının gereğinin yerine getirilmemesi ve itiraz mercilerince de bu amaca hizmet edecek önemde ısrar gösterilmesi, süregelen hak ihlalinin devamı niteliğinde bir tasarruftur.

Anayasa Mahkemesi, “Anayasa’nın sözüne uygunluk ölçütü” başlığı altında yer verdiği Anayasa m.13’ün, temel hakların sınırlandırılması ölçütlerinden birisini içerdiğini, Anayasa’nın sözü deyiminin Anayasanın metnini, yani lafzını ifade ettiğini, bu sebeple kamu gücünü kullanan organların temel hak ve özgürlüklere yapılan müdahalelerde Anayasa’nın sözüne uygun olması şartının arandığını belirtmiştir[11]. Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığına ilişkin hüküm (Anayasa m.153/6), bireysel başvuru kapsamında ihlal edildiğine karar verilen anayasal hak ve özgürlükler için de geçerli olan ek bir güvencedir[12]. Bu sebeple Anayasa Mahkemesi, derece mahkemelerinin ihlal kararının gereğini yerine getirmemek için ortaya koydukları gerekçelerin Anayasa’nın sözüne ve ruhuna aykırı olup olmadığını tespit edecek ve derece mahkemelerinin Anayasa m.153/6’ya aykırı hareket edip etmediğini tayin edecektir. Sırasıyla, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın: “Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı m.11, “Mahkemelerin bağımsızlığı” başlıklı m.138, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları karara bağlama görevi ve yetkisini içeren m.148, “Anayasa Mahkemesinin kararları” başlıklı m.153/6’ya yer vermiş, 6216 sayılı Kanunun bireysel başvuruyla ilgili hükümlerine değinerek “Anayasal zorunluluk ve beklentinin” neleri kapsadığını ortaya koymuştur.

Bireysel başvuru kapsamındaki temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğine dair incelemenin sınırları, Anayasa m.148/4’de ile 6216 sayılı Kanun m.49/6 ve m.50/1’de çizilmiş olup, derece mahkemelerinin takdir ve değerlendirmesinin Anayasal güvencelere sirayet edip etmediğini tespit etmek Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkisidir. Bu kapsamda yapılan bir incelemenin “yerindelik denetimi” olarak nitelendirilmesi, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuruları karara bağlama yetkisini işlevsizleştirecek ve bireysel başvurunun etkili bir hak arama yolu olarak öngörülmesi gerçeği ile bağdaşmayacaktır[13]. Çünkü Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru kapsamındaki görev ve yetkisi yalnızca hakkın ihlal edilip edilmediğinin tespiti ile sınırlı değildir. Bu inceleme, tespit edilen ihlalin ve sonuçlarının nasıl ortadan kaldırılacağına dair yapılması gerekenlerin belirlenmesini de kapsamaktadır[14]. 6216 sayılı Kanunun 50. maddesi ile ilgili daha öncesinde açılan iptal davasında Anayasa Mahkemesi’nin gerekçesi şu yöndedir: “…bireysel başvuru yolu sadece bir hakkın ihlal edilip edilmediğinin tespiti davası değil, bireylerin temle ve hak ve özgürlüklerinin kamu gücü tarafından ihlalinin önlenmesi ve bir ihlal tespiti durumunda bu ihlalin sonuçlarını ortadan kaldıracak veya meydana gelen zararı giderecek şekilde hukuki sonuçlar doğuran bir dava niteliğindedir…Anayasa m.148, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvurularda yetkisinin sadece bir hak ihlalinin tespitiyle sınırlı olduğu yönünde bir kural da bulunmamaktadır”[15].  Nihayetinde, verilen kararın “bağlayıcı” niteliğinin bulunmaması halinde, başvuru yolunun etkili olduğundan da söz edilemeyecektir. Etkili olan bir iç hukuk yolunun tüketilmesi zorunluluğu da bu gerekçeye dayanmaktadır. Anayasa Mahkemesi, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi nezdinde halen “etkili iç hukuk yolu” ve “tüketilmesi gereken bir başvuru yolu” olarak kabul edilmektedir. Bunun gereği olarak, içtihada dayanan sırayla[16];

  1. Anayasa Mahkemesi öncelikle ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına odaklanır,
  2. Nasıl ve hangi araçlarla ortadan kaldırılacağı hususunu ise derece mahkemesinin takdir yetkisine bırakır (Savaş Çetinkaya, p.67),
  3. İlgili mercii ihlal kararının niteliğini ve usul hukukunun kendisine tanıdığı imkanları dikkate alarak bu ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için gerekeni yapar,
  4. Bazı durumlarda somut olayın özelliğine göre, ihlalin ve sonuçlarının nasıl ve hangi araçlarla ortadan kaldırılacağına dair ilkeleri belirleyebilir ve bu takdirde ilgili mercilerin anılan ilkeler doğrultusunda hareket etmesi gerekir (Bizim FM Radyo Yayıncılığı ve Reklamcılık A.Ş., p.71-72; somut olayda ifade ve basın hürriyetinin ihlali, karasal radyo yayını için frekans tahsis edilmemesi şeklindeki yapısal sorundan kaynaklandığı için, yeniden yargılamada hukuki yarar bulunmadığından ihlal kararının RTÜK’e gönderilmesine karar verilmiştir),
  5. İstisnai bazı durumlarda ise, tespit edilen ihlalin niteliği, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması bakımından ilgili mercilerin önünde tek bir seçenek bırakabilir, bu durumda Anayasa Mahkemesi ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için alınması gereken tedbiri açıkça gösterir ve ilgili merci gösterilen bu tedbiri alır (Kenan Yıldırım ve Turan Yıldırım, p.82; somut olayda, yargılama sonunda verilen kararların icra edilmediği ve bu hususun başvurucuların mülkiyet ve adil yargılanma haklarını ihlal ettiği gözetilerek, hukuka, adalete ve mahkemeye güven ilkesinin gördüğü zararın devam etmesinin önlenmesi amacıyla, mahkeme kararlarının mümkün olan en kısa sürede yerine getirilmesini teminen, kararın bir örneğinin ilgili Belediyeye gönderilmesine karar verilmiştir).

Kadri Enis Berberoğlu’nun başvurusunda da, tespit edilen ihlalin (seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı) sonuçlarının ortadan kaldırılabilmesi amacıyla, Anayasa Mahkemesi derece mahkemesince yeniden yargılama yapılmasına ve durma kararı verilmesine dair bir tedbir öngörmüş ve ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağını belirlemiştir. Anayasa Mahkemesi’nin ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmettiği hallerde, derece mahkemelerinin veya kamu gücü kullanan organların, yapılması gerekenlerin gerekliliği veya yerindeliği hususunda takdir payı bulunmamaktadır, alınması gereken tedbir veya yöntemin açıkça gösterildiği hallerde ilgili mercii bunun gereklerini yapmak zorundadır. Dolayısıyla ihlal kararı kendisine ulaşan derece mahkemesinin anayasal ve yasal yükümlülüğü, ihlal kararının uygunluğunu veya yerindeliğini sorgulamak değil, ihlalin sonuçlarını gidermek üzere ilgili usul hukukunun imkan ve gereklilikleri çerçevesinde yargısal işlemlere başlamaktır[17]. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi, ihlali ortadan kaldıracak olan mahkemeyi belirlemekte serbesttir; 6216 sayılı Kanunda ilgili mahkeme ibaresi tercih edildiği için, yeniden yargılama yapmak üzere ihlal kararının istinaf mahkemesine veya derece mahkemesine gönderilmesi noktasında seçim hakkı Anayasa Mahkemesi’ndedir. Bu sebeple somut olayda itiraz merciin, ihlal kararı üzerine başvurulması gereken merciin derece mahkemesi değil, istinaf mahkemesi olduğu yönündeki gerekçesinin geçerli bir hukuki dayanağı bulunmamaktadır.

Anayasa Mahkemesi, hak ihlali kararının gereğinin yerine getirilmemesi noktasında, “mahkemeye erişim hakkı” bağlamında da konuyu değerlendirmiş ve mahkemeye erişim hakkının “mahkemece verilen bir kararın uygulanmasını isteme hakkını da kapsadığını” belirtmiştir. Çünkü bir mahkeme kararının uygulanması, tamamlayıcı nitelikte ve yargılamanın sonuç doğurmasını sağlayan bir unsurdur, karar uygulanmaz ise yargılamanın da bir anlamı olmayacaktır. Mahkemece verilen bağlayıcı ve kesin nitelikte bir hükmün yerine getirilmemesi, icrasının geciktirilmesi, diğer mahkemeler veya kamu gücünü kullanan organlar tarafından kararın işlevsiz hale getirilmesi, açık ve ağır bir şekilde adil yargılanma hakkının ihlali anlamına gelmektedir. Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulması ve bu kararların değiştirmeksizin yerine getirilmesi hususunda, Anayasa m.153/6 uyarınca hiçbir makama takdir yetkisi tanınmamış ve bu konuda bir istisna getirilmemiştir[18]. Bu tespitlerle Anayasa Mahkemesi, hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerli olduğu bir devlette, hukuk sistemine duyulan güven ve saygının korunması adına, yargı kararlarının gecikmeksizin ifa edilmesinin hukuk devletinin varlığı için vazgeçilmez nitelikte olduğunu vurgulamıştır. Hukukun üstünlüğü ilkesinin hakim olduğu bir devlette, mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ve yerine getirilmesi zorunluluğu kuşku barındırmaz mahiyettedir. Aksinin kabulü anayasal düzene ve işleyişe zarar verici niteliktedir.

Anayasa Mahkemesi, deyim yerinde ise manifesto niteliğinde bir gerekçe ortaya koymuştur; Anayasal üstünlük. Anayasa’nın 2. maddesinin gerekçesine yer verilerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin diğer niteliklerinin yanında demokratik bir hukuk devleti olduğu belirtilmiş, “Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı Anayasa m.11’e değinilerek normlar hiyerarşisinin en üst basamağında Anayasanın yer aldığı, bu sebeple mahkemelerin veya kamu organlarının anayasaya uygunluk inancıyla kararlarını meşru hale getirdiğini, bu demokratik meşruiyetin sürekli sağlanması zorunluluğunun, hali hazırda “etkili bir yargısal mekanizma” kabul edilen bireysel başvurular bakımından da geçerli olduğunu önemle açıklamıştır. Meğer ki, Anayasa Mahkemesi temel hak ve özgürlükleri koruma fonksiyonunu yerine getiremesin. Bu durumda Anayasa Mahkemesi’nin etkili yargısal mekanizma niteliği sorgulanacaktır. Mahkemelerin ve kamu gücünü kullanan tüm aktörlerin, kesin ve bağlayıcı nitelikteki bir Anayasa Mahkemesi kararına uymaması, anayasal meşruiyete gölge düşürecek ve anayasanın üstünlüğü ilkesini zedeleyecek düzeydedir. Anayasa Mahkemesi bu gerekçelere hayati neden olarak işaret etmiş[19], kanaatimizce var olma savaşı vermiştir. Anayasa Mahkemesi’nin diğer bazı anayasal veya yasal kurumlardan farklı olarak iştişari görüş bildiren bir organ olmadığına, verdiği kararların mahkemelerce veya kamu organlarınca istenildiği taktirde dikkate alınabilecek tavsiye veya temenni mahiyetinde olmadığına, bağlayıcılığının Anayasada özel olarak güvenceye alındığına dikkat çekilmiştir. Akabinde, Anayasal güvence ve beklentileri hatırlatıcı mahiyette, Anayasa’nın şu hükümlerine yer vermiştir; m.6/3 (hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz), m.9 (Anayasa Mahkemesi’nin Türk Milleti adına yargı yetkisini kullanması), m.153/1 (Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin olduğu, yani herhangi bir merciin bu kararların kanuna uygun olup olmadığını inceleme ve denetleme yetkisinin bulunmadığı).

Nihai olarak Kadri Enis Berberoğlu (3) kararında; Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı konusunda hiçbir istisna hükmünün öngörülmediği, bu tür bir istisna hükmünün olmadığı ve olmayacağı belirtilmiş, verilen kararı uygulamaktan veya gereğini yerine getirmekten kaçınılamayacağı açık ve net bir şekilde belirtmiş, derece mahkemesinin Anayasa Mahkemesi kararına karşı direnme veya bağlayıcılığını tartışma yetkisinin bulunmadığına karar verilmiştir. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için ne yapılması gerektiğine hükmedebileceği ve itiraz merciin aksine ihlal kararının gönderileceği mercii belirleme (derece veya kanun yolu mahkemesi) yetkisinin bulunduğu belirtilmiştir[20]. Somut olayda Anayasa Mahkemesi’nin kararının uygulanmaması, Anayasa m.153’ün sözüyle açıkça çelişen ve anayasa koyucunun iradesine aykırı bir yorum ve uygulama olarak görülmüş, bu durumun mahkemeye erişim hakkı ile bağdaşmadığı tespit edilmiştir. Derece mahkemesinin Anayasanın sözüne açık bir şekilde aykırılık oluşturan ve dahası Anayasa hükümlerini hiçe sayan bir biçimde yargılamayı yenilemeyip mahkumiyet hükmünün aynen infazına karar vermesi, Anayasadaki tüm güvenceleri anlamsız ve işlevsiz hale getirecek nitelikte kabul edilmiştir, çünkü bireysel başvuru temel hak ve özgürlüklerin korunmasında kaynağını doğrudan Anayasa’dan alan nihai ve en etkili ulusal hak arama yoludur ve bireylere en üst düzeyde koruma sağlar[21].

Bireysel başvurunun tarihsel sürecinde belki de bir ilke imza atılan bu kararda; 6216 sayılı Kanun m.50’nin tatbiki yönünden aşamalı/sıralı şekilde dört başlığın yerine getirilmesi zorunluluğu öngörülmüştür:

i. Yeniden yargılama işlemlerine başlanması,

ii. Mahkumiyet hükmünün infazının durdurulması,

iii. Başvurucunun hükümlü statüsünün sona erdirilmesi,

iv. Yeniden yapılacak yargılamada durma kararı verilmesi.

İlaveten Anayasa Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğunu hatırlatmış, hukuk devletinin bir retorikten (söz söyleme sanatı, belagat) ibaret olmadığını vurgulamış, hukukun üstünlüğü ilkesinin fiilen geçerli olmadığı, kamu gücünü kullanan organların, mahkemelerin ve bireylerin hukuka uygun davranmadıkları bir ülkede hukuk devletinin varlığından söz edilemeyeceğini belirtmiştir. Karar gerekçesinin 141 ila 145. paragraflarının hayati önemi sebebiyle, harfiyen tekrarlanmasında fayda görüyoruz;

- Anayasa m.153’ün açık hükmüne rağmen Anayasa Mahkemesi kararlarının her ne sebep ve mülahaza ile olursa olsun yerine getirilmemesi, hukukun üstünlüğü ilkesinin ve bu ilkenin temel alındığı anayasal düzenin ağır bir biçimde ihlali anlamına gelecektir,

- Türlü bahaneler ve hukuk tanımaz tutum ve davranışlarla bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesine ve mevcut ihlallerin sürdürülmesine neden olacak şekilde, Anayasa’nın öngördüğü hukuk düzenine karşı koyma anlamına gelen keyfi kararlara hiçbir hukuk sisteminde müsaade edilemez, dolayısıyla bir hukuk devletinde anayasal hükümlere uymamanın, ilgililer açısından cezai, idari ve hukuki sorumluluklar doğuracağı açıktır,

- Anayasa’nın “Başlangıç” kısmında bireyin ve toplumun devletten “huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu” ve “her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlana[cağı]” vurgulanmıştır,

- Temel hakların güvence altına alındığı böyle bir hayata dair ümit, ancak hukukun üstünlüğü ilkesinin hakim olduğu anayasal düzenin korunması ile mümkündür,

- Nitekim yine “Başlangıç” kısmında “egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı” ifade edilmiştir,

- Belirtmek gerekir ki anayasal düzenin korunması yalnızca Anayasa Mahkemesine ait bir görev değildir. Anayasal kurumların, kamu gücünü kullanan organların, gerçek veya tüzel kişilerin Anayasa′yı koruma ve anayasal kurallara sadakat gösterme yükümlülüğü bulunmaktadır,

- Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin Kadri Enis Berberoğlu (2) kararı ve işbu Kadri Enis Berberoğlu (3) kararında tespit edilen hak ihlallerinin ortadan kaldırılması ve bahsi geçen ihlal kararının gereğinin yerine getirilmesi yalnızca ilgili derece mahkemelerinin değil, ilgileri olduğu ölçüde başta Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Hakimler ve Savcılar Kurulu olmak üzere kamu gücünü kullanan diğer organların da görevidir,

Denilmek suretiyle, ihlal kararının derece mahkemesine ilaveten, ilgili kurumlara da gönderilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

Bireysel başvurunun 23 Eylül 2012 tarihinden bu yana tarihsel serüveninde Anayasa Mahkemesi ilk kez, bir hak ihlali kararının uygulanmamasından doğan anayasal çıkmaz sebebiyle TBMM’ye ve HSK’ya çağrıda bulunmuştur. Sorunun kaynağı Anayasanın üstünlüğünü zedeleyen bir yargı tasarrufudur ve çözümü, bütün Anayasal kurum ve kuruluşların bir hak ihlali kararına uyulmasını sağlamak adına müşterek sorumluluğu üstlenip, Anayasal üstünlüğü koruma görevini ifa etmesidir. Kamu gücünü kullanan kişi ve kurumların sebep olduğu hak ihlallerine karşı 23 Eylül 2012 tarihinden itibaren başlatılan anayasal yargı denetimi mahiyetindeki bireysel başvuru mekanizması, temel hak ve özgürlüklerin güvencesi ve koruyucusu olup; gerek TBMM ve HSK ve gerekse diğer organlardan beklenen, demokratik hukuk devletinin hakim olduğu ülkemizde, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması noktasında gösterilen bu fiili direncin kırılması, Anayasal üstünlüğün verdiği meşruiyetin her sahada tatbikini zorunlu kılmasıdır. “Hukuki güvenlik” hakkının geri dönülmez biçimde zedelenmemesi ve aynı mahiyette bir ihlalin tekrarlanmaması adına, Anayasa Mahkemesi’nin bu çağrısına kulak verilmeli, Anayasal güvenceye dayanan bu haklı beklenti gözardı edilmemelidir.

 

[1] Kadri Enis Berberoğlu (3), 2020/32949 B. No, 21.01.2021, AYM [GK]

[2] Kadri Enis Berberoğlu (2), 2018/30030 B. No, 17.09.2020, AYM [GK]

[3] Kadri Enis Berberoğlu (2), p.92

[4] Kadri Enis Berberoğlu (2), p.93

[5] Kadri Enis Berberoğlu (2), p.138, 139, 140

[6]Anayasa Mahkemesince yargılamanın yenilenmesine hükmedilen hallerde derece mahkemesinin yeniden yargılamaya karar vermesi için lehine ihlal kararı verilenin ya da ilgili başka kişi veya kişilerin talepte bulunması gerekmemektedir. Derece mahkemesi, Anayasa Mahkemesi kararı kendisine ulaşır ulaşmaz -ilgili usul kanunlarında düzenlenen yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak- taraflarca başvuru yapılmasını beklemeksizin yeniden yargılama yapmak yükümlülüğündedir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gereği olarak yeniden yargılama yapılacak hâllerde usul hukukundaki yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak bir kabule değerlik incelemesi aşaması da bulunmamaktadır”. Bkz. Ali Gül Alkaya ve Diğerleri (2), 2016/12506 B. No, 07.11.2019, p.58. Benzer yönde; Wikimedia Foundation Inc. ve Diğerleri, 2017/22355 B. No, 26.12.2019, AYM [GK], p.102.

[7] Kadri Enis Berberoğlu (2), p.134-135

[8] Kadri Enis Berberoğlu (3), p.52

[9] Ali Gül Alkaya ve Diğerleri (2), 2016/12506 B. No, 07.11.2019, p.58, AYM

[10] Kadri Enis Berberoğlu (3), p.66

[11] Kadri Enis Berberoğlu (3), p.79

[12] Kadri Enis Berberoğlu (3), p.80

[13] Şahin Alpay (2), 2018/3007 B. No, 15.03.2018, p.54, AYM [GK]

[14] Ali Gül Alkaya ve Diğerleri (2), p.53

[15] E. 2011/59, K. 2012/34, 01.03.2012, AYM; Şahin Alpay (2) kararının 57. paragrafında belirtildiği üzere, 6216 sayılı Kanunda ihlalin ve sonuçlarının nasıl ortadan kaldırılacağına ilişkin belirleme yapma bakımından Anayasa Mahkemesine geniş bir takdir yetkisi verilmiştir. Bunun tek sınırı m.50/1’de yer alan Anayasa Mahkemesinin idari eylem ve işlem niteliğinde karar veremeyeceğine ilişkin düzenlemedir. Anılan sınır, Anayasa Mahkemesi’nin ihlalin ve sonuçlarının nasıl giderileceğine hükmederken idarenin yerine geçerek işlem tesis edemeyeceğini ifade etmektedir [Kadri Enis Berberoğlu (3), p.91-92].

[16] Kadri Enis Berberoğlu (3), p.94-95; İlgili içtihat sırasıyla, Savaş Çetinkaya, 2012/1303 B. No, 21.11.2013, p.67; Bizim FM Radyo Yayıncılığı ve Reklamcılık A.Ş. [GK], 2014/11028 B. No, 18.10.2017, p.71-72; Kenan Yıldırım ve Turan Yıldırım, 2013/711 B. No, 03.04.2014, p.82

[17] Kadri Enis Berberoğlu (3), p.98, (vi)-(vii) bentleri.

[18] Kadri Enis Berberoğlu (3), p.101-102

[19] Kadri Enis Berberoğlu (3), p.109

[20] Kadri Enis Berberoğlu (3), p.114-115

[21] Kadri Enis Berberoğlu (3), p.134