Çözüm Sürecinin Taşlı Yolları
07-11-15 / Ersan Şen

Bahane üretmeye hiç gerek yok; meselenin uyuşturucu madde ticareti, bölgesel geçici huzursuzluk, gelip geçici rahatsızlıkla ilgisi bulunmamaktadır.

Devletin yolunu kepçe ile kazmak, insan kaçırmak, karayoluna kaya parçaları koymak, askerine ses ve el yapımı bombalar atmak, uzun namlulu silahlarla ateş etmek, masum insanları canlı kalkan yapıp müdahalede bulunması için askeri tahrik edip provokatif eylemlerle olay çıkarmak, güvenlik güçlerini vatandaşa karşı silah kullanmak zorunda bırakmak ne anlama geliyor? Bunlar, Devlete ve hukuk düzenine başkaldırı değil de nedir?

Sabahtan akşama tehdit altında bulunan güvenlik kuvvetlerine, “neden müdahale edip, düzeni sağlamıyorsunuz, Devletin yolları kapalı olur mu” sorusu sorulurken, asker ve polisin fiilen yetkisiz bırakıldığını, kamu otoritesinin kaybedildiğini, güvenlik güçlerinin yapacağı her müdahalenin sonrasında çözüm sürecine zarar verildiği gerekçesi ile “günah keçisi” ilan edilip korkutulduğunu veya bunun kuvvetle muhtemel olduğunu, kendisini baskı altında hissettiği bu durumdan nasıl çıkılacak?

“Cin şişeden çıktı, bu saatten sonra Devlet bozulan hukuk düzenini tekrar yerine getirip korumak için sert yöntemlere başvuramaz” diyenler var. Esasında iyi veya kötü herkes her şeyi söylüyor. Biraz örtülü de olsa gizli, saklı kalmadı.

PKK-KCK’nın üst düzey sorumlularının açıklamalarında, Türkiye Cumhuriyeti’ne 1 Temmuz 2014 tarihine kadar süre tanınıp meydan okunduğu anlaşılmaktadır. Terör örgütü, özellikle son zamanlarda Doğu ve Güneydoğu’da meydana gelen olayları, düzensizliğin, kamu otoritesinin çözüm sürecinin bozulmaması amacıyla yetersiz müdahalelerini bir kalkışmaya çevirip, şartlarını ortaya koymuştur. Terör örgütü, öne sürdüğü şartların Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından 1 Temmuz 2014 tarihine kadar yerine getirilmemesi halinde “silahlı eylem” seçeneği de dahil olacak şekilde her yönteme başvuracağını örtülü de olsa dile getirmiştir.

Şartlar; a) Öcalan’a özgürlük, b) Çözüm sürecine yönelik yasal düzenlemelerin bir an önce çıkarılması, c) “Kalekol” adıyla bilinen yeni karakol, güvenlik yolları, baraj ve HES inşaatlarının durdurulması, d) Sözde demokratik özerklik için gerekli ve somut adımların atılması olarak sıralanmaktadır.

Terör örgütü, bu şartlardan (d) şıkkını dayatmamakta, Kürtçe dilde eğitim-öğretimle bu adımın atılıp, zamanla özerkliğe geçişin sağlanacağına inanmaktadır. Bölge incelendiğinde, özerklik anlamı taşıyan adımların, “de facto” veya “üstü kapalı” atıldığı değerlendirilmektedir.

Bir tarafta üniter yapıya sahip Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve diğer tarafta kalkışma hazırlığı yapıp, Devleti silahlı gücü ile tehdit eden terör örgütü yapılanması ile karşı karşıyayız.

Hükümetin kan dökülmesini istemediği, düzenin gevşekliğini ve suça müdahalede yetersiz kalmayı da göze alıp çözüm sürecini devam ettirdiği; kendi faaliyetleri ile bu aşamaya geldiğine inanan ve bu hassas durumdan ne elde edebilirse nimet-külfet dengesine, üniter yapıya ve hukuk düzenine bakmaksızın taleplerini tehditle sürdüren örgüt karşısında ne yapılmalıdır?

Bir yanda çözüm sürecinden umulan faydayı ve diğer yanda Devletin bekasından verilen tavizlerle bunun kısa ve uzun vadeli sonuçlarını terazinin iki kefesine koyup, meseleyi iyice tartışıp tahlil etmenin zamanı gelmiştir. Bu noktada yapılacak hata, Ülkenin düzenini, birliği ve beraberliği açısından telafisi mümkün olamayacak olumsuz sonuçlara yol açabilir.

Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Hukuk devleti, hukukun evrensel ilke ve esaslarına göre çıkarılan Anayasa ve yasalar olmaksızın hiçbir karar veremez, tasarruf ve taahhüdün altına giremez.

Yukarıda sıralanan talep ve şartların bir an için kabul edilebilir olduğu düşünülse bile, yasal altyapı olmaksızın bunların yerine getirilmesi mümkün değildir. Ancak Devlet yasal altyapıyı düzenlerken, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek niteliğe sahip ilk üç maddesini gözardı edemez.

Zor bir süreç, yol çok çetin ve dikenli. Ne yapılırsa yapılsın mutlak doğru ve iyilik yok. Esas olan, Devletin Ülkesi ve milleti ile birliğini ve beraberliğini korumaktır. Ne yapılacaksa, bu kaideden yola çıkılmalı, bu çizginin korunması için gereğinin yapılacağına dair irade net bir şekilde ortaya koyulmalıdır.

Hukuk evrenseldir, Ülkenin tümünü ve toplumun her bireyini kapsar. Senin-benim hukukum ve yargım olamaz. Ayrışmaya yol açacak, ayrı din, ayrı hukuk ve yargı isteği terk edilmelidir.

Ortada ciddi bir tenakuz var, kafalar karışık, ancak yukarıda yaptığımız tespitin dikkate alınması halinde tenakuz ve karışıklığın giderilmesi mümkün olabilir. İş güvenlik güçlerine geldiğinde, iki kişinin hayatını kaybetmesi “katliam” olarak nitelendirilirken, çıkan olaylarda 24 güvenlik görevlisinin yaralanmasının ise sıradan bir mesele gibi ele alındığı görülmektedir. Bu konu ile takdir ve değerlendirme Milletindir.

Terör örgütü faaliyetlerini küçümseyip, insan hak ve hürriyetleri odaklı açıklamalarla terör ve düzensizliğin geçiştirilmeye çalışılması, belki çözüm sürecinin sekteye uğratılması amacıyla yapılmaktadır. Ancak bu durum, kişi hak ve hürriyetlerinde yaşanan gerçek mağduriyetler açısından hukuk düzeni ile kamu vicdanını derinden yaralamaktadır. Hukuk düzeni, “eşitlik” ve “adalet” ilkelerinden taviz vermemelidir.

Devletin çözüm sürecinde akan kanı durdurmak istediğini, kendi üzerine düştüğüne inandığı tasarruflarda bulunmaya çalıştığını görmekteyiz. Bu sırada örgütün, mensuplarını gençleştirdiği, birçok genci kamplara götürüp eğittiği, silahı bırakmadığı ve ayrılıkçılığı desteklediği ortadadır.

Anlaşılan nihai talep; ayrılmak, bağımsızlık kazanmak ve ayrı devlet olabilmektir. Mesele, insan hak ve hürriyetlerinden ibaret değildir. Çünkü mesele bu ise, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herkesin hak ve hürriyetlerde sorunları vardır. Terör örgütü ise, bir ırk ve düşünce yapısı üzerinden sürdürdüğü tartışma ve silahlı güçle Devlete karşı kalkışmada bulunmaktadır.

Ümit ederiz ki, akıl ve sağduyu galip gelir. Millet, Türkiye Cumhuriyeti’nin birliği ve bütünlüğünün korunması konusunda üzerine düşeni yapar, ırk, ideoloji, din veya mezhep gibi unsurlardan hareketle ayrılıkçı faaliyetler son bulur ve tartışma sadece kişi hak ve hürriyetleri odaklı yapılır.