Ersan Şen Hukuk ve Danışmanlık - Çözüm Var mı?
Çözüm Var mı?
07-11-15 / Ersan Şen

Dünya üzerinde nerede ise tüm Müslüman coğrafyasında sorun, çatışma, kan ve gözyaşı var. “Batılı Güçler” adı ile bilinen emperyalist anlayışa dayalı ülkelerin menfaatleri hep korunmakta ve vatandaşları da hep kazanmakta, ancak İslam dinine inanan insanların çoğunlukta olduğu topraklara sistematik şekilde Müslüman kanı akmaya devam etmektedir. Bu gidişle akan kan ve gözyaşı duracak gibi de gözükmemektedir. Peki sorun nedir? Batılı Güçlerin yalnıza bilim-teknikte ve mali düzende ileri gitmesi ile bu sorun açıklanabilir mi? Acaba İslam dininin uygulanmasında hata mı yapılmaktadır veya ana sorun içinden çıkılmayan mezhepçilik midir? Kanaatimizce, bu sorunlar varlıklarını korusa bile tali niteliktedir. Asıl mesele, diyalog eksikliği, konuşup uzlaşma kültüründen yoksunluk ve masaya oturup sorunlara çözüm bulma zayıflığı olarak tanımlanmalıdır. Diyalog ve uzlaşma kültürü gerçek anlamda kabul edilmedikçe, “tali mesele” olarak nitelendirdiğimiz sorunlara kalıcı çözümler bulunabilmesi de imkansızdır. Maalesef Müslüman coğrafyasında çatışma, fikirleri zorla kabul ettirme, hemen silaha sarılma, kan ve gözyaşının hakim olduğunu, sorunlara cebir-şiddet ve tehdit yöntemleri ile çözüm arandığını görmekteyiz. Silah ve çatışma yoluyla isteklerin kabul ettirilip üstünlük sağlanacağını zannedenlerin, kullandıkları cebir-şiddet ve tehdit dilini İslam dinine, Kuran’a ve dinimizin öğretilerine göre açıklama gayretine girmeleri ise ayrı bir tuhaflıktır. Sonuçta; ölen, ağlayan, kanı dökülen, güç ve hakimiyet kaybeden İslam coğrafyası olmaktadır. Elbette Batılı Güçler, bu durumu kullanıp menfaatlerini istedikleri gibi kabul ettirmek suretiyle planlarını uygulamaya koyup sabırla diledikleri sonuçlara ulaşmayı hedeflemektedirler. Hangi sebeple olursa olsun aynı dine mensup insanların dini gerekçeleri esas alarak birbirini öldürmesi kabul edilemez. Hangi milletten, ırktan, dinden veya mezhepten olursa olsun, bir insanın hunharca katledilip görüntülerinin verilmesini olağan karşılamak mümkün değildir. İslam coğrafyası mevcut durumdan kurtulmadıkça ve Müslümanlar silaha ve şiddete sarılma anlayışını terk ederek, diyalog kurup uzlaşma kültürünü benimsemedikçe, deyim yerinde ise Batılı Güçlerin ekmeğine yağ sürülecektir. Böylece, kabus devam edecek ve kaçınılmaz son olan “kaybetme” kader olacaktır. Demokrasi ve hukuku benimseyip hazmetmek, bilim-teknik ve üretime önem vermek gerekir. Cebir-şiddet kullanmanın, birbirimize zarar vermenin çözüm olmadığına, yalnızca Batılı Güçlere yarar sağladığına, asıl yapılması gerekenin diyalog, uzlaşma, sorunumuz ne olursa olsun bir masaya oturup sorunlarımızın tespiti yoluyla çözüm arayıp bulma olduğunu idrak etmeliyiz. Çünkü biz, birbirimizin düşmanı değiliz. Evet, tüm insanlar eşit ve özgür doğar, hak ve özgürlüklerden eşit yararlanırlar. Bu tespit doğru olsa bile kağıt üzerinde kalmıştır. İslam coğrafyasının aklını başına alma, cebir-şiddet ve tehdidi birbirimize karşı vasıta olarak kullanma alışkanlığının terkedilmesinin vakti çoktan gelmiştir. Son söz; Türkiye Cumhuriyeti’nin uzlaşmacı ve hatta birçok riski göze alan yaklaşımına rağmen, hala okul yakıp, asker ve polise saldıran, cebir-şiddet ve tehdit yöntemlerini sürekli kullanmak suretiyle Türk Milleti’ni sindirebileceğini zannedenler, bu samimi olmayan tutum ve davranışları ile gaflet, delalet, hatta ihanet içinde olduklarını asla unutmamalıdırlar. IŞİD, Irak ve Suriye topraklarında meydana gelen olaylar bahane edilerek, Mustafa Kemal Atatürk’ün büst ve heykellerine yapılan saldırıların hiçbir haklı izahı olamaz. “Millet” kavramından hareketle Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik ve beraberlik içinde bugüne kadar gelmesinin temelini atan, fikir ve eylemleri ile önderlik yapan bir lidere yapılan saldırıların kabulü mümkün değildir. Burada meseleyi büst ve heykellerin korunması çerçevesinde değerlendirmemek gerekir. Asıl sorun, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan bir liderin fikir ve eylemlerine yönelik cebir-şiddet içeren saldırıların yanlışlığıdır. Bu yanlışlığa sessiz kalmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik ve bütünlüğü ile kuruluş felsefesinin özünün zedelenmesine izin vermek demektir. Malum kişi ve örgütlerin, Ülkeyi karıştırmaya yönelik hal ve hareketlerinin artarak devam ettiği görülmektedir. Umarız işler iyice tatsız bir noktaya gitmez. Ancak görülen o ki, ırkçılıktan hareket eden, Ülkeyi bölmeye veya parçalamaya çalışan, en azından mevcut vaziyetten ne pahasına olursa olsun lehlerine sonuç çıkarmaya çalışan, bu noktada "hukuk devleti" ilkesi ile insan hak ve hürriyetlerini koz olarak kullanan, külfet üstlenmeyip yalnızca nimetlerinden yararlananlar eteklerinde bulunan taşları döktükleri görülmektedir. Cebir-şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti’ni çözüm sürecine getirdiğini düşünenler, bu anlayışı benimseyip benzer yöntem ile daha ileri gidebileceklerine inanmaktadırlar. Umarız bu tespit hatalıdır veya bu yanlış inanç yakın zamanda terk edilir. "Kurt puslu havayı sever" derler, ama kurdun unuttuğu bir nokta var ki, biz kuzu veya koyun değiliz. Yugoslavya, Irak, Suriye veya Ukrayna benzeri bir durum Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşanmamalıdır. Bunun için de, Ülke birlik ve bütünlüğünün bu coğrafyada yaşayan herkes tarafından benimsenip savunulması gerekmektedir. En son söz; ırkçı olmadıklarını, kim olursa olsun “insan” unsurundan hareket edip herkesin hak ve hürriyetlerini savunduklarını söyleyenlerin, Musul ve Telafer’de Türkmenler’e karşı yapılan saldırılara ve bu bölgelerde yaşayan Türkmenler’in göç etmek zorunda bırakılmasına tepkisiz kalmalarını ve bu konuda gösterdikleri samimiyeti kıymetli okuyucuların takdir ve değerlendirmelerine bırakmaktayız.