Cumhurbaşkanının Göreve Başlama Anı ve Anayasal Darbe
07-11-15 / Ersan Şen

Meseleye hukuk tekniği açısından baktığımızda;

6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu “Cumhurbaşkanı seçiminin sonuçlandırılması” başlıklı 20. maddesine göre, “Cumhurbaşkanı seçiminin kesin sonuçları, Yüksek Seçim Kurulu tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığı Makamına bildirilir, kamuoyuna ilan edilir ve Resmi Gazetede yayımlanır.

Seçilen Cumhurbaşkanı adına, Yüksek Seçim Kurulu tarafından Cumhurbaşkanı seçildiğine dair bir tutanak düzenlenir”.

6271 sayılı Kanunun “Cumhurbaşkanına tutanağın verilmesi ve andiçme töreni” başlıklı 21. maddesine göre, “Seçilen Cumhurbaşkanı adına düzenlenen tutanak, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı tarafından verilir ve aynı oturumda andiçme töreni yapılır. Bu oturum, eski Cumhurbaşkanının görev süresinin dolduğu gün, makamın başka bir sebeple boşalması hâlinde ise seçim sonuçlarının kesinleşmesinden itibaren üç gün içinde gerçekleştirilir”.

Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu’nun 20. maddesinde, Cumhurbaşkanını seçiminin sonuçlandırılması ve Yüksek Seçim Kurulu tarafından seçilen Cumhurbaşkanı adına bir tutanağın düzenlenmesi ve 21. maddesinde de, seçilen Cumhurbaşkanına bu tutanağın verilmesi ve yemin töreni ile Cumhurbaşkanının göreve başlaması düzenlenmiştir. Buna göre yeni seçilen Cumhurbaşkanının, düzenlenen seçim tutanağının Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kendisine verilmesi ile birlikte edeceği yeminle görevine başlaması kabul edilmiştir. Bu ana kadar yeni seçilen Cumhurbaşkanı görevine başlayamayacağından, aday olmakla ayrılmasına gerek görülmeyen mevcut görevine, somut olayda Başbakanlığı ve diğer siyasi görev ile sıfatları, tutanağın Mecliste kendisine verilmesi ile birlikte edeceği yemine kadar devam edecektir.

Seçim sonuçlarının Yüksek Seçim Kurulu tarından ilan edilip Resmi Gazete’de yayımlanması, Başbakanlık ile diğer siyasi görev ve sıfatları sona erdirmeyecektir. Bu durumda, Başbakanın aynı anda Cumhurbaşkanı olduğunu, hem Başbakan ve hem de Cumhurbaşkanı sıfatlarını kullanmak suretiyle görev üstlenip yetki kullandığı söylenemez. Başbakanın aday olup Cumhurbaşkanı seçilmesi, aynı anda Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak hareket ettiği anlamına gelmez.

Seçilen Cumhurbaşkanının Anayasa m.103 ve Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu m.21 uyarınca, Cumhurbaşkanı olarak göreve başlama anına kadar Başbakanlık yanında Cumhurbaşkanı olarak hareket ettiği söylenmeyeceğine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılacak oturumda seçim tutanağını teslim alıp yemin etme anına kadar da, Cumhurbaşkanlığı adaylığının kabul edilmesi ile bırakmak zorunda kalmadığı görev ve sıfatlarını, Cumhurbaşkanı olarak göreve başlayacağı yemin anına kadar taşıyabileceğini ifade etmek gerekir.

Sorun Anayasa m.101’in son fıkrasında yer alan, “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.” hükmünden kaynaklanmaktadır. Bu hükmü ve 6271 sayılı Kanunun 20. maddesinin 1. fıkrasını dikkate alan görüş, Başbakan olmanın şartı olan milletvekilliği bittiğinde Başbakanlığın da kendiliğinden son bulacağını savunmaktadır.

Anayasa m.102/2-3. fıkralarında, Cumhurbaşkanının yapılacak genel oylama ile seçileceği, seçilme anının da Yüksek Seçim Kurulu’nun düzenleyeceği tutanak, ilgili makamlara yapacağı bildirim, kamuoyuna ilan ve Resmi Gazete’de yayımlanması ile tespit edileceği ifade edilmiştir. Bizce seçilme anı, Yüksek Seçim Kurulu’nun seçim sonuçlarını ilan ettiği anda gerçekleşir. Bunun için seçim tutanağının düzenlenmesi yeterli olup, ayrıca Resmi Gazete’de yayım anının beklenilmesine gerek yoktur. Kanaatimizce, Cumhurbaşkanı seçilme anı ile ilgili bir tartışma da olmamalıdır. Tartışma, Cumhurbaşkanı seçilen Başbakanının hukuki durum ve sıfatını ne olacağıdır? Başbakanın, Cumhurbaşkanı seçildiği için milletvekili olmadığı iddia edilebilir. Bizce, Cumhurbaşkanı seçilen kişi Başbakan olduğu için, bu konuda ara formül öngörülmediğinden ve Cumhurbaşkanı sıfatı ile göreve başlaması bir prosedüre bağlandığından, Başbakanın milletvekilliği ve dolayısıyla Başbakanlık sıfatları devam eder.

Türkiye Büyük Millet Meclisi İç Tüzüğü’nün 121. maddesi incelendiğinde, Meclis açısından meseleye başka bir boyut kazandırıldığı görülmektedir.

İç Tüzüğün “Cumhurbaşkanı seçimi” başlıklı 121. maddesine göre, “Cumhurbaşkanı, Anayasanın 101. maddesinde yazılı nitelikleri taşıyan adaylar arasından, Anayasanın 102. maddesi hükümlerine göre seçilir.

Cumhurbaşkanı seçiminin sonucu, yeni Cumhurbaşkanına, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının ve birleşimde görevli Başkanlık Divanı üyelerinin imzaladıkları bir tutanakla bildirilir.

Cumhurbaşkanı seçimi tamamlanınca Başkan, yeni Cumhurbaşkanına seçildiğini bildirmek üzere oturumu kapatır”.

Anayasa ve Kanun, bu özel sorunu dikkate alan bir düzenleme öngörmemiştir. Bizde, Başbakan vekilliği veya mevcut Cumhurbaşkanının vekil tayin etmesi usulü bulunmamaktadır. Belki mevcut Cumhurbaşkanı, seçilen Cumhurbaşkanının Başbakanı sıfatı sona erdiğinden bahisle milletvekilini Başbakan olarak atayabilir. Bu görüş, hem ciddiyetten uzak ve hem de Anayasa ve 6271 sayılı Kanunla tespit edilen usule aykırıdır. Cumhurbaşkanı seçilenin partisi ile ilişiğinin kesilmesi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinin son bulması, bizce Mecliste yapılacak oturumda tutanağı alıp yemin etmesi ile birlikte gerçekleşir.

Konunun, Cumhurbaşkanı seçiminin kesin sonuçlarının Resmi Gazete’de yayımlanması ile bir ilgilisi bulunmamaktadır. Aday olan Başbakanın Cumhurbaşkanı seçilmesi halinde ortaya çıkabilecek “aynı anda Başbakan ve Cumhurbaşkanı olmak” sorununun çözümünün net cevabı olmasa da, Anayasa m.102/4 ve 103 ile bu kurallara uygun olarak da 6271 sayılı Kanunun 21. maddesinin çözüm getirdiği görülmektedir. Cumhurbaşkanı seçiminin kesin sonuçları Resmi Gazete’de yayımlansın veya yayımlanmasın, seçilen Cumhurbaşkanının göreve başlayıp Anayasa m.104’de tanımlanan yetkilerini kullanma anına kadar Başbakan olarak hareket edip siyasi sıfatlarını sürdürmesi mümkündür.

Aksi yönde Anayasaya ve Kanuna hüküm koyulmadıkça, bu durumu “Anayasal Darbe” nitelendirmek isabetli değildir. Ceza Hukuku kavramı olmayan ve Anayasa Hukuku alanında söylendiği görülen “Anayasal Darbe” kavramı, bir tür görevden kaynaklanan yetkinin kötüye kullanılması ile gündeme gelebilir. Normlar hiyerarşisinin tepesinde olan Anayasanın açıkça ihlal edilip, “kuvvetler ayrılığı” ilkesi ile kurulan yönetim biçiminin askıya alınmasına yönelik fiiller de “darbe” olarak nitelendirilebilir. “Suçta ve cezada kanunilik” prensibi uyarınca TCK m.309, 311 ve 312’de darbeye teşebbüs suçunun tanımı yapılmıştır.

Somut olayda, başlayan bir görev olmadığına göre Cumhurbaşkanı yetkilerinin kötüye kullanıldığı söylenemez. Başbakan sıfatı ile yetki kullanılması ise, Anayasa ve herhangi bir kanunla yasaklanmamıştır. Burada, bir görev diğer görevin başlama anı ile son bulması kabul edilmiştir. Son bulma anından itibaren yeni Cumhurbaşkanı, Başbakan sıfatı ile hareket edemeyeceği gibi, tarafsızlığını zedeleyecek siyasi faaliyetlerde de bulunamaz. Çünkü Cumhurbaşkanı edeceği yemini düzenleyen Anayasa m.103’e göre tarafsız olmak ve 104’e göre de Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milleti’ni temsil eden Devletin başı sıfatı ile hareket etmek zorundadır.

Cumhurbaşkanının tarafsızlığı, seçildiği anda başlamaz. Anayasa m.103/2’ye göre, seçilmiş Cumhurbaşkanının tarafsızlığı, yemin edip göreve başladığında gündeme gelir. Esas itibariyle Cumhurbaşkanı, seçildiği andan sonra tarafsız hareket etmelidir. Ancak bu durum, yeminle birlikte hukuki yükümlülük haline gelir.

Son söz; bizce Türkiye Cumhuriyeti’nin asıl kafa yorması gereken konu bu değildir. Son zamanlarda özellikle Güneydoğu’da ortaya çıkıp diğer illere sirayet etme ihtimali bulunan asayiş bozukluğu, yetki gasbı ve kural tanımazlıktır. Yukarıda bahse konu bizce suni siyasi sorunlarla uğraşırken, sınırlarımızda ve Ülke içinde gerçekleşen üniter yapıyı, düzeni ve hiyerarşiyi bozmaya yönelik kalkışmaları ciddiyetle takip etmek zorundayız. Bu eylemleri hiç kimse küçümseyip görmezden gelmemelidir. Kanaatimce tüm büyük dertler, zamanında küçümsenen ve gözardı edilip ciddiyetle yaklaşılmayan, münferit gibi gözüken sorunlardan kaynaklanmıştır. Hukuk; düzen için düzen değil, kişi hak ve hürriyetler için vardır. Bu düzeni Ülkemizde koruyup kollayan ve kamu kudretini kullanan Türkiye Cumhuriyeti Devleti olup, bir başka silahlı güç veya örgüt değildir.