Din ve Vicdan Hürriyeti Kapsamında Zorunlu Din Eğitimi ve Öğretimi
07-11-15 / Ersan Şen

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, 16 Eylül 2014 tarihli Mansur Yalçın ve diğerleri - Türkiye davasında, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Birinci Ek Protokolü’nün “Eğitim - öğrenim hakkı” başlıklı 2. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

Karara konu olayda; Alevi inancına sahip 14 başvurucu, Türkiye’de zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin İslam dininin Sünnilik mezhebini temel almasından şikayetçi olmuşlardır. Mahkeme, Türk eğitim sisteminin özellikle din öğretimi konusunda ebeveynlerin inançlarına saygı gösterilmesine dair güvenceyi sağlama açısından yetersiz olduğunu ifade etmiştir.

Somut olayda eğitim hakkının ihlal edildiğine karar veren Mahkeme, Hasan ve Eylem Zengin-Türkiye kararı ile tespit edilen bu sistematik sorunun Türkiye tarafından gecikmeksizin çözülmesini, bu kapsamda çocuklarını din kültürü ve ahlak bilgisi dersinden muaf tutmak isteyen ebeveynlerin dini ve felsefi inançlarını açıklamak zorunda kalmayacağı bir sisteme geçilmesinin isabetli olacağını belirtmiştir.

22 Haziran 2005 tarihinde başvurucular, din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin konu ve kapsamına Alevi kültürü ve düşüncesinin de dahil edilmesi amacıyla Milli Eğitim Bakanlığı ile Alevi toplumunun ileri gelenlerinin görüş alışverişinde bulunmasını talep etmişlerdir. Bu taleplerinin Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü tarafından reddedilmesi üzerine başvurucular ve 1905 kişi bu kararı Ankara İdare Mahkemesi’ne taşımışlardır. Başvurucular, din kültürü ve ahlak bilgisi dersi içeriğinde Alevi inancının bir “kültür” ve/veya “gelenek” olarak gösterildiğini iddia etmişlerdir. Yargılama kapsamında, din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde kullanılan ders kitapları hakkında İslami ilimler profesörü olan bilirkişiden rapor alınmıştır. Raporda; din dersleri içeriğinde hiçbir inanca öncelik verilmediği tanınmadığı ve belirli bir inancın üstünlüğü anlayışının benimsenmediği belirtilmiştir. Başvurucular bu rapora itiraz etmişlerdir.

Bilirkişi raporunu hükmüne esas alan Ankara İdare Mahkemesi, 1 Ekim 2009 tarihli kararı ile davayı reddetmiştir. Başvurucuların temyizi üzerine Danıştay, red kararını 2 Ağustos 2010 tarihinde hukuka uygun olduğu gerekçesiyle onamıştır.

Mahkeme, önce başvurunun kabul edilebilirlik incelemesini gerçekleştirmiş ve başvuru sırasında çocukları ortaöğretim eğitimini sürdüren üç başvurucunun, yargılamaya konu ihlal iddiaları açısından “doğrudan mağdur” olabileceklerine karar vermiştir. Diğer başvurucular ise, zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersi içeriğinin kendi dini inanışları ile çatışma halinde olduğunu ifade etmişlerdir. Mahkemeye göre bu başvurucular, şikayetlerine konu dini eğitimin kendileri üzerinde nasıl bir somut zarar oluşturduğunu belirtmemişler, yani kişisel olarak nasıl etkilendiklerini açıklamaksızın sadece ders içeriğinin dini inanışları ile çatıştığından bahsetmişlerdir. Sonuç olarak Mahkeme, sadece çocukları ortaöğretimde bulunan üç başvurucu açısından kabul edilebilirlik kararı vermiş ve diğer başvurucuların iddialarını kabul edilemez bulmuştur.

Başvuru, zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin başvuru tarihindeki içeriği ile Hasan ve Eylem Zengin - Türkiye kararından sonra içerikte yapılan değişiklikler gözönünde bulundurularak incelenmiştir. Mahkeme, değişikliğin sadece (Alevilik de dahil olmak üzere) Türkiye’deki diğer inançlarla ilgili bilgilerin ders içeriğine dahil edilmesi ile ilgili olduğunu, ders içeriğinin temel hatlarında bir değişiklik olmadığını, dersin ağırlıklı olarak Türk toplumunun çoğunluğu tarafından inanılan ve yorumlanan şekli ile İslam dinine ait bilgilerle ilgili olduğunu belirtmiştir. Mahkeme, İslami teori ile ilgili bir soruna dair görüş belirtme görevinin olmadığını, ancak devletin dini meselelerin düzenlenmesinde tarafsız olması gerektiğini hatırlatmıştır.

Mahkemeye göre ders içeriğinde, Türk toplumunun çoğunluğunun inanıp yorumladığı şekli ile İslam dinine ait bilgilere büyük önem verilmesi, tek başına çoğulculuk ve tarafsızlık ilkelerinden sapma, yani endoktrinasyon veya deyim yerinde ise “beyin yıkama” olarak kabul edilemez. Ancak Mahkeme; Sünni İslam anlayışı ile kıyaslandığında Alevilik inancının sahip olduğu bazı özellikler gözönünde bulundurulduğunda başvurucuların, derslerde benimsenen anlayışın çocuklarının okulları ile kendi değerlerine mensubiyet arasında bir çatışma yaşamasına sebebiyet verebileceğini iddia edebileceklerini ifade etmiştir.

Mahkeme, bu yönde bir çatışmanın derslerden uygun şekilde mahrum bırakılmaya olanak veren bir usulün yokluğunda nasıl önleneceğini anlayamadığını, ders içeriğinde benimsenen anlayış ile Sünni İslam anlayışı ile kıyaslandığında Alevilik inancının sahip olduğu bazı özelliklerin arasındaki farkın çok büyük olduğunu, bu sebeple başvurucuların endişelerinin ders içeriğine Alevilikle ilgili bilgi ekleyerek giderilmesinin zor olduğunu belirtmektedir.

Mahkeme ayrıca, Türk sisteminde Hıristiyan ve Yahudi öğrencilere tanınan din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinden muaf tutulma hakkının, bu öğrencilerin okulda öğrendikleri ile ebeveynlerinin öğrettiği değerler arasında çatışma yaşamasının önüne geçilmesi düşüncesini barındırdığını ifade etmektedir. Bu kapsamda Mahkeme, üye devletlerin nerede ise tamamında muaf tutulma, başka bir dersi seçme veya din derslerinin tamamen seçmeli olması gibi alternatiflerin olduğunu hatırlatmaktadır.

Sonuç olarak Mahkeme, Türk eğitim sisteminin öğrencilerin ebeveynlerinin dini ve felsefi inançlarına saygı gösterilmesini sağlayacak yeterli güvencelerden yoksun olduğuna, bu sebeple somut olayda eğitim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Mahkemeye göre, başvurucuların “Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü” başlıklı 9. ve “Ayırımcılık yasağı” başlıklı 14. maddeler kapsamında yer alan şikayetlerinin ayrıca incelenmesine gerek bulunmamaktadır. Belirtmeliyiz ki karara katılan üç yargıç, başvurunun yalnızca Birinci Ek Protokol m.2 ile sınırlı değil, Sözleşmenin 9. ve 14. maddeleri açısından da incelenmesi gerektiğini savunmuşlardır.

Mahkeme bu ihlal kararının, Türkiye’nin sistematik bir sorunu ile ilgili olduğunu, bu nedenle Türkiye’nin öğrencilerin ebeveynlerinin dini veya felsefi inançlarını açıklamak zorunda kalmaksızın, din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinden muaf tutulmalarını sağlayacak bir sisteme geçmek suretiyle bir an önce uygun şekilde çözüme kavuşturması gerektiğini vurgulamıştır.

Yorum

Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasa m.2 uyarınca laik bir hukuk devleti olduğu açıktır. Laiklik ilkesi, devletin tüm dinlere eşit mesafede olmasını, yani tarafsızlığı gerektirir. Bu tarafsızlık, çoğunluğun inandığı değerlere inanmayan, farklı bir dini ve/veya felsefi inanca sahip bireylerin korunması için hayati niteliktedir. Esasında bu durum, demokratik bir hukuk devletinin olmazsa olmaz unsurlarından olan hoşgörü ve çoğulculuk ilkelerinin de doğal bir sonucudur.

Türkiye Cumhuriyeti, “azınlık” kavramını Lozan Andlaşması ile sınırlı olarak kabul ettiğinden, Lozan kapsamında kalmayan grupların tamamı karine olarak “Müslüman” doğar. Bu sebepledir ki Devlet, toplumun çoğunluğunu oluşturan bu bireylere Sünni İslam anlayışını “din kültürü ve ahlak bilgisi” adı altında zorunlu olarak öğretme görevini benimsemiştir. Bireylerin doğdukları andan itibaren “Müslüman” olarak kabul edilmelerini öngören şekilci yaklaşımları bir kenarda tutarsak, İslam inancının bir kolu olan Sünniliğe ilişkin bilgilerin herkese zorunlu olarak telkin edilmesinin kabul edilebilir bir tarafının olmadığı ifade etmek gerekir. Bu tip paternalist, yani rehber olup yol gösterme, deyim yerinde ise “babacı” bir anlayışın modern hukuk devletinde yeri yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti, toplumun çok büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu tezine dayanarak, Sünni İslam’a ait teorik bilgileri “din kültürü ve ahlak bilgisi” adı altında bireyler için zorunlu kılmamalıdır. Aksi görüşün kabulü halinde, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.9 ile güvence altına alınan düşünce, din ve vicdan hürriyeti korumasız kalacaktır.

Ayrıca din kültürü dersinin, sadece İslam dinine ait bilgileri kapsaması da isabetli değildir. Doğru olan, gerek laiklik ve gerekse tarafsızlık ilkelerine uygun olarak tüm din ve inançlara dair temel bilgilerin objektif olarak verilmesi, yani devletin bir dine ait bilginin “öncelikli” veya “üstün” olarak aktarılmasında rol almamasıdır.

Din eğitimi ve öğretimi konusunda Mahkemenin karar gerekçesinin yerinde olduğu, hukukun evrensel ilke ve esasları ile bağdaştığı tartışmasızdır. Ancak İslam dini konusunda, Avrupa ülkelerinin haklardan eşit yararlanma ilkesine özen gösterdiğini söylemek pek mümkün değildir. Mahkeme kararında bahsedilen din ve vicdan özgürlüğü anlayışını yalnızca Türkiye Cumhuriyeti ile sınırlı tutmayıp, dinlere ve inançlara eşit mesafede yaklaşma görevinin diğer devletlerden de hukukun evrensel ilke ve esaslarına uygun şekilde beklenmesi gerekir. Çoğunluğu Hıristiyan olan bir ülkenin okul duvarında bulunan dini simgeler veya ibadet yerlerinin açılması mümkün olabilmekte ise, benzer imkanın İslam dinine ve Müslümanlara da tanınması isabetli olacaktır.