HSYK Seçimi
07-12-15 / Ersan Şen

“Kuvvetler Ayrılığı” ilkesi üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, maalesef erklerin çatışması ve birbirlerine müdahalesi ile zaman kaybetmektedir. Esasında bu yaşanan bir güç savaşıdır. Menfaatlerin uyuştuğu yerde birbirine dokunmama, çatıştığı yerde ise özünü zedeleme, ortadan kaldırma pahasına kurum veya kuruluşu yıpratma ve buna dayanak olarak da hukuku, seçilmişliği ve meşruiyeti gösterme sorunu yaşanmaktadır.

Kamu kudreti kullanıcısı hukuk devleti, topluma ve bireylere güven vermelidir. Hukuk devleti, kural ve kaideleri önceden belirlenmiş bir sisteme ve hiyerarşik düzene sahip olmak zorundadır. Hukuk devletinde, kural ve uygulama keyfi yürümez, kişiye, olaya ve duruma özel değişmez.

Yargı bağımsız ve tarafsızdır. Yargı mensubu olan hakim ve savcıların bağımsızlık ve tarafsızlıklarının esaslı dayanağını özlük hakları ve mesleki güvenceleri oluşturur. Ancak Ülkemizde yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, genelde sözlerde ve hatta yazılı metinlerde kalır. Bunun, başta hukuk kültürü bozukluğu olmak üzere birçok sebebi olabilmektedir. Yargı üzerinden güç savaşı, siyasi hesaplaşmalar, gücü elinde tutma, bir yerlere gelebilme veya bir yerlerde kalabilme, baskıdan kurtulma, denetimden ve gözden uzak kalma, siyasi iktidarın müdahale ve yönlendirme isteği, mesleki dayanışma eksikliği bu sebepler arasında sayılabilir.

Hakim ve savcıların özlük hakları ile mesleki güvenceleri, esasında birbirinden ayrı olması ve tüm kararlarına karşı yargı yoluna başvurulabilmesi gereken Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından sağlanır. Ancak mevcut durumda, yargı erkinin sahip olduğu önemli güç, kişi hak ve hürriyetleri ile ilgili verdiği karalardan dolayı siyasi otorite yargıdan elini çekmemektedir. Bu müdahale, bir anlamda kendilerini rahatsız eden yargı kararlarını önlemek olabileceği gibi, siyasi otoritenin yargıyı dilediği gibi şekillendirme isteğine de dayanabilir. Herkesin işini yaptığı, yetkisini kullandığı ve başkasının alanına müdahale etmediği bir yapılanma, maalesef uygulama açısından Türkiye Cumhuriyeti’nde hayata geçirilememiştir. Başbakanın, sulh ceza hakimliklerinin kurulması ile “paralel yapı” olarak adlandırdığı örgütün ve eylemlerinin üzerine gidileceği sözünde iki açıdan da sorun vardır; birincisi, mevcut yargı erkinin suçların ve faillerinin üzerine gitmediği gerekçesiyle bu söz söylenmişse, Başbakanın dahi hukuk güvenliği hakkının korunmadığı kabul edilmelidir. Bu halde yargı yine taraftır. Bir diğerinde, istenilen soruşturma süreçlerinin başlatılabilmesi veya kapatılabilmesi için yargıda deşikliğe ihtiyaç olduğu düşünülebilir ki, yargının bağımsız ve tarafsız olduğundan bu durumda da bahsedilemez.

Mevcut durumda yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı için neler yapılmalıdır?

Hakim ve savcı tayinlerinde objektif kriter yokluğu ve “liyakat” ilkesinin dikkate alınmaması, bir an önce düzeltilmesi gereken önemli bir sorundur.

HSYK’nın kendi çıkardığı Atama Yönetmeliğini uygulamayıp henüz süreleri dolmayan hakim ve savcıları, “hizmet gereği” gibi ne olduğu anlaşılamayan, içi doldurulamayan ve objektiflikten uzak bir gerekçe ile yerinden ayırması yanlıştır (oysa, beş bölgeden ibaret coğrafi belirlemede bir hakim veya savcı, birinci bölgede en az yedi yıl ve ikinci bölgede en az beş yıl kalabilmelidir). İster adına tabii hakim isterse kanuni hakim güvencesi denilsin, hakim ve savcılar için yer, yetki ve dosya güvencesi sağlanmalıdır.

Yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının en önemli güvencesi, hakim ve savcılara sağlanacak mali imkan ve teminatlardan geçer. Adaletin mülkün temeli sayılıp, ekmek, su ve hava gibi bir ihtiyaç olduğu bir durumda, adalet adına hareket eden yargı mensuplarına ödenecek ücretlerin en üst seviyede olması gerekir. Bir yargı mensubu, deyim yerinde ise ay sonunu düşünmeden ve iktisadi sıkıntı çekmeden mesleki faaliyetlerini yerine getirebilmeli, yani maddi kaygı duymamalıdır. Bu aynı zamanda, millet adına hareket eden yargıya herkesin güven duymasını ve yargının tarafsızlığına inanmasını sağlar.

HSYK kararları ve kanunlar yoluyla hakimler ile savcıların yer ve yetkilerinin sürekli değiştirilmesi suretiyle dosyaların etki altında bırakılmaması gerekir. Coğrafi teminat mutlaka getirilmeli, hakim ve savcılar sübjektif gerekçe içeren ve hatta gerekçe içermeyen kararlarla oradan oraya gönderilememelidir. Bu çerçevede HSYK’nın coğrafi teminatı ilgilendiren kararları yargı denetimine açılması gerektiğini da ifade etmek isteriz. Milletin ve bireylerin hakkını koruyan ve uyuşmazlıkları çözen yargı mensuplarının, kendilerini ilgilendiren konularda hak arama hürriyetini kullanamamaları gibi tuhaf bir durumun izahı yapılamaz.

6526 sayılı Kanunla delillerin toplanması konusunda kabul edilen zorluklar ile 6545 sayılı Kanunla düzenlenen mahkemeler ile hakimliklerde ortaya çıkan sorunların gözardı edilmemesi, yargı ve adaletin daha fazla bozulmasının önüne geçilmesi gerekir. Yap-boz tahtasına dönen ve bir sisteme kavuşmak yerine giderek sistemsizleşen, yargı mensuplarının mesleki isteksizlik ve ümitsizlik duygularını artıran parçalı yasa değişikliklerinden vazgeçilmeli, siyasi hesaplara ve güce göre yargı değil, millete, maddi hakikate ve adalete göre yargı şekillendirilmelidir. Senin mahkemen - benim mahkemem, senin hakimin – benim hakimim, senin savcın – benim savcım, kabulü mümkün olmayan, yargı birliğine, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığına tümü ile ters bir anlayış ve korkunun topluma hakim olduğu bir durumda, adaletten ve toplum düzeninden bahsedilemeyeceği açıktır.

HSYK üyelerinin seçiminde blok oy, çarşaf liste uygulamasından acilen her seçmenin bir adaya oy vermesi usulüne geçilmesi gerekmektedir. Aksi halde, giderek artan bloklaşmanın tehlikeli boyuta gelmesi, siyasileşme, kazanan tarafın yanında yer alanların beklentileri ve kaybedenden yana tavır koyanlar için mesleki rahatsızlıklar kaçınılmaz olacaktır. Ayrışmaya ve küslüklere hizmet eden bu usulün, dört yılda bir yapılan seçim aralarında ortadan kaldırılabilmesi mümkün değildir.

Yetki ve dosya dağılımında, mesleki bilgi ve özellikle tecrübenin mutlaka gözetilmesi gerekmektedir. Yeni tayin edilen genç bir hakimin, 700 civarında dosya bakmakla yükümlü kılınması, gerek hakim ve gerekse adalet açısından ciddi sorunlara yol açabilecektir.

Hakim ve savcı sayısının artırılması, niteliklerinin iyileştirilmesi, iş yükünün azaltılması, yargı birliği, aynı usul ve esaslarla yargılama yapan uzmanlaşmış mahkeme sistemine geçilmesi hususu da dikkate alınmalıdır.

Yukarıda sıraladığımız sorunlar çözülmeyip, HSYK ile yargı erki güç çatışmasında kazanılması gereken önemli bir yer olarak görüldüğünde, HSYK üyesi kim olursa olsun Türk adaleti kan kaybetmeye devam edecek, bireyin hukuk güvenliği hakkı korunamayacak ve dürüst yargılanma hakkı sözde kalmaya devam edecektir.

Bu sorunlar çözülmedikçe ve yargıya bakış açısı değişmedikçe, maddi hakikate ulaşılması ve adaletin tecelli etmesi ile ilgili yeterli mesafe de alınamayacaktır. Yargının siyasetle ve cemaatle işi olmaz. Yargı erkini de kararlarından dolayı kimse itibarsızlaştırmamalı ve itham altında bırakmamalıdır. HSYK ve yargı işgal edilecek kale değildir. Yargı milletindir, HSYK’yı da bu kapsamda değerlendirmek gerekir.

Yargı mensupları ile ilgili bir idari kurul olan HSYK’yı ele geçirmeye çalışmak, bu mümkün olmadığında da karalamak, ortadan kaldırmayı veya yapısını değiştirmeyi hedeflemek, bu yolda yargı mesleğini ve kurul olarak HSYK’yı itibarsızlaştırmak, Türk Hukukuna ve Adaletine verilebilecek en büyük zarardır. Yargı kimseyi memnun etmek zorunda değildir. Yargı, hukukun evrensel ilke ve esasları ışığında Anayasa ve kanunlara uygun karar vermek zorundadır. Bu kapsamda, Devlet dahil hiçbir güç yargıya baskı yapmamalı ve kendi lehine hareket eden bir yargı teşkilatı oluşturmaya çalışmamalıdır. Aksi davranış, yargı gücünü ne pahasına olursa olsun ele geçirmeye çalışana bir bumerang gibi döner.

Türkiye Cumhuriyeti, maalesef hukuk ve yargı alanında bugüne kadar iyi sınav vermemiştir. Herkes güzel sözler söylemekte, fakat iş bağımsız ve tarafsız yargı erkine sahip olmaya geldiğinde bu sorunun çözümünde etkin rol üstlenmemektedir. Bu da beraberinde ister istemez yargıyı siyasallaştırmakta, zayıflatmakta ve güce göre hesap soran bir taraf haline getirmektedir. Bu yanlış hukuk kültürü aşılmadığı ve “hukuk devleti” ilkesi uyarınca herkesin hatalarından dolayı hesap vermesi gerektiği kabul edilip fiilen uygulamaya koyulmadıkça hukuk ve yargının sorunları yaşanmaya devam edecektir.

Hukuk; düzen için düzen değil, kişi hak ve hürriyetler için vardır. Bu düzeni Ülkemizde koruyup kollayan ve kamu kudretini kullanan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve yargı erkidir.

Yukarıda yer alan tespit, açıklama ve eleştirilerimiz dikkate alınmak suretiyle yeni HSYK’nın oluşturulması, HSYK’ya üye seçiminin bir siyasi seçime dönüştürülüp yargının küslüğe ve tarafgirliğe mahkum edilmemesi ve sonrasında da yargıyı daha bağımsızlaştırıp tarafsızlaştıran adımların atılması isabetli olacaktır.

12 Eylül 2010 tarihinde Anayasa m.159’da yapılan değişikliğin, HSYK’yı ve yargı erkini ele geçirme ve gücün el değiştirilmesi değil, yargının bağımsızlaştırılması ve tarafsızlaştırılması amacına hizmet edeceği savunuldu. Ancak 2014 yılına geldiğimizde, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda yaşanan sorunların artarak devam ettiği, bu durumdan da kimsenin mutlu olmadığı, yukarıda sıraladığımız sorunların canlılığını koruduğu görülmektedir.

Aslında olması gereken, siyasetin yargıdan elini çekmesidir, ancak mevcut durumda bu mümkün gözükmemektedir. Muhtemelen HSYK seçimi bir savaş gibi geçecek, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı dillerden düşmeyecek, fakat ortada olağanüstü durum olduğundan bahisle kapalı kapılar ardında birçok hesap yapılacak, seçim sonucuna göre herkes pozisyonunu alacak, seçilen üyelere ve sübjektif beklentilerin karşılanma oranına bağlı olarak yeni HSYK’nın olumlu ve olumsuz tarafları masaya yatırılacaktır. Hukuk güvenliği hakkının eşit şekilde korunması ve adalet beklentileri ise bir başka bahara kalacaktır.