Hukukçu Olmak ve Hukuka Bağlılık
07-12-15 / Ersan Şen

"Hukukçu oldum", "hukuka saygılı ve bağlıyım" demek kolaydır, ancak bunun için yalnızca hukuk fakültesini bitirmek ve staj yapmak yeterli mi? Çok sayıda hukuk kitabı okumak, bilimsel görüşleri ve yargı kararlarını bilmek, hukukçu olmanın temelini teşkil eder mi?

Bu konuda, Hukuk Bilimi okuyanlara ve kamu otoritesi ile topluma bazı yükümlülükler düşmektedir.

Hukukçu; taraflı ve ezberci davranmamalı, hukukun evrensel ilke ve esaslarını benimsemeli, kim olursa olsun, tüm görüş ve inançlara eşit mesafede durmalı, dürüstlük ve tarafsızlık ilkelerinden vazgeçmemeli, mesleğini icra ederken de hiçbir yapılanma, örgüt ve siyasi düşünce adına hareket etmemelidir. Bu sebeple, hukukçu için meslek etiği esastır ve hiçbir menfaat hukukçuyu eşit davranma sorumluluğunu taşımaktan alıkoymamalıdır.

Hukuk nosyonu denildiğinde insanlar, ya anlamak istemezler veya hukukçular tarafından kullanılan ve pek anlaşılmayan bir kavram olarak nitelendirirler. Oysa hukukun evrensel ilke ve esasları ışığında, teorinin pratiğe dökülmesi anlamını taşıyan bu kavram, hukukçu ile kuralcı olanı ayırır. Hukuk nosyonunun kaynağı, hukukun evrensel ilke ve esaslarıdır. Bu ilke ve esasların varlık nedenleri ile önem ve fonksiyonlarını anlayıp gözeten kişi, hukuk nosyonunu elde etmiştir. Bu nosyonu kazanmak, hiç kimse ve hiçbir mesele için terk etmemek, sorunu anlamak ve adaletli davranıp karar vermek, hukukçunun amacı olmalıdır.

Hukukçu radikal olmamalı, hukuki sorunlara ve hayata dar bakmamalı, diyalog ve uzlaşmaya açık olmalıdır. Bu yönü ile hukukçu; kavgacı, lehine olmadığını düşündüğü durumlara müdahalede her yöntemi mübah gören anlayışa izin vermemelidir.

Hedef; kanun devletine değil, hukuk devletine sahip olmaktır. "İrade böyle istedi" diyerek, kanun çıkarmak suretiyle her alana müdahale edilemez, hukukun evrensel ilke ve esasları ile kavramların içleri boşaltılamaz, bunun adı hukuk olmaz. Bu “gücü elinde tutanın hukuku” olur ki, bu anlayışta gücü elinde tutanın dahil kimsenin hukuk güvenliği hakkı gerçek koruma altında değildir.

Bu nedenle gücü elinde tutan, kendisinin ve etrafının güvenliğini sağlamak amacıyla sürekli kanun çıkarır. Oysa bu yöntem, hukuk devleti ilkesinin özünü zedeler, bilerek veya bilmeyerek kanun devletini daha öte bir hata ile polis devletine dönüştürür. İşte bu noktada gücü elinde tutan kamu otoritesinin de güvenliği kalmaz. Çünkü düzen ve normlar hiyerarşisi artık bozulmuş, hukukun ilke ve esaslarının az veya çok ihlali olağanlaşmıştır. Bu noktada hukuk ve düzen kuralları; hak ve hürriyetlerin eşit, dürüst ve adaletli şekilde korunup geliştirilmesi için değil ne pahasına olursa olsun düzenin sağlanması için yürürlüğe koyulup uygulanır.

Hiçbir gerekçe, “Hukuk devleti ilkesi, kuvvetler ayrılığı, yargı birliği, tabii hakim ve mahkeme güvencesi, laiklik, eşitlik ilkesi, sözleşme özgürlüğü ve güvenliği, hak arama hürriyeti, dürüst davranma ve iyiniyet ilkeleri, müktesep (kazanılmış) hak, bir suçtan iki yargılama yapılamaz/ceza verilemez, suçta ve cezada kanunilik ilkesi, ceza kanununu bilmemek mazeret sayılmaz, sorumluluğun şahsiliği ilkesi, cezanın bireyselleştirilmesi, kusur sorumluluğu, dürüst yargılanma ve savunma hakkı, masumiyet/suçsuzluk karinesi, yargı bağımsızlığı, hukuk güvenliği hakkı, hakim tarafsızlığı, iddia edenin ispat külfeti, yargı kararlarının gerekçeli olması, borçların nisbiliği ilkesi” olarak 24 başlıkta sıraladığımız hukukun evrensel ilke ve esaslarından geçici veya daimi olarak vazgeçmenin veya onları gözardı etmenin bahanesi yapılamaz. Bu tür bir hatalı bahane, zamanla alışkanlığa ve hatta teamüle dönüşebilir ki, dillerden düşmeyen gerçek demokrasi ve hukuk düzenine ulaşılması bizim için hayalden ötesi olamaz.

Kanaatimizce, önce demokrasi ve hukukun ne olduğunu ve herkes için neden çok önemli olduğunu anlamak, bu kavramları hazmedip vazgeçilmez şekilde benimsemek gerekir. Kim olursa olsun, nereden gelirse gelsin, gücü, maddi durumu, birey ve vatandaş olarak kimliğinde ne yazarsa yazsın herkes eşit olmalı, hak ve hürriyetlerden eşit ve dürüst yararlanabilmelidir. Burada bahsettiğimiz, kuru ve sıradanlaştırılmış eşitlik olmayıp, hak ve hürriyetlerde fırsat ve kullanma eşitliğinin sağlanmasıdır. Bu tespit sözde kalmamalıdır.

Demokrasi demek; toplumu, milleti oluşturan, ülkeyi kuran bireylerin tercihlerine ve seçimlerine saygı göstermek demektir. Bunun için de herkes, özgür iradesini kimseden korkmadan ortaya koyabilmeli, temsili demokraside secim sandığına güvenli bir şekilde yansıtabilmelidir. İste bu irade, herkes tarafından saygı duyulması gereken beyan ve toplumsal mutabakata sunulan bir katkı ve iştiraktir.

Elbette hiçbir irade, yüzyılların oluşturduğu ve terk edilmesi mümkün olmayan hukukun ilke ve esaslarına aykırı kanun kabul edilmesinin ve uygulamaların dayanağı yapılmamalıdır. Bunun için de, iradenin sahibi milletin ve onu oluşturan her vatandaşın eğitim ve öğrenim düzeyi geliştirilmeli ve iyileştirilmelidir. Böylece milli iradenin, demokrasi, hak ve adaletin temelini oluşturan hukukun ilke ve esaslarından vazgeçme riski de ortadan kalkacaktır.

Yukarıda saydığımız hukukun evrensel ilke ve esasları, önce hukukçular tarafından gerçekten benimsenip istikrarlı biçimde uygulanmadıkça, demokrasi ve hukukun istenilen seviyeye getirilebilmesi de imkansızdır.

Bu yükümlülük; sadece yargıç, savcı ve avukat olarak hukukçuluk mesleğini icra edenlere değil, "hukukçu" kimliği ile kamu otoritesinin değişik alanlarında görev alıp sorumluluk üstlenen ve yetki kullananlara da düşmektedir. Böylece hukukçu, demokrasi ve hukuk alanında toplumun yol göstericisi olabilir. Aksi halde demokrasi ve hukuk adına söylenen güzel sözler, kağıt üzerinde kalmaya mahkum olurlar.

Son söz; "kuvvetler ayrılığı" ilkesinin bir gereği olarak her kuvvet/erk bir diğerinin görev ve yetki alanına saygı göstermeli, özellikle de hukukilik denetiminin önünü kesmeye veya onu etkisiz kılmaya yönelik veya elverişli kanun ve uygulamalardan uzak durulmalıdır.

Hangi gerekçe ile olursa olsun yargı kararlarının, kanun çıkarılması, hatta Anayasa değiştirilmesi suretiyle etkisizleştirilmesi, hem hukuk düzeni ve hem de hukuk güvenliği hakki adına vahim bir hata olur. Bu tür yasaları, hukuk devleti ilkesini temel alıp yürürlüğünü durdurarak iptal eden Anayasa Mahkemesi'ni suçlamak ise, en basit tespitle Yüksek Mahkemenin görev, yetki ve fonksiyonlarının gözardı edilmesi demektir.

Kimse Yüksek Mahkemenin beğenmediği bazı kararlarını gündeme getirerek, konuyu farklı yerlere çekmeye, kişi hak ve hürriyetlerinin bekçisi konumunda olan Mahkemeyi itibarsızlaştırma gayretine girmemelidir. Her yargı kararı eleştirilebilir, ancak yok sayılamaz.

Yargı ve adalet herkesin ihtiyacıdır. Esas olan ise, yargının ne kadar bağımsız olabildiği ve tarafsız kalabildiğidir.