Blog

Av. Nilüfer Yenice

YAZARIN MAKALELERİ
Vedat Şorli v.Türkiye Kararı İncelemesi
19.10.2021 / Av. Nilüfer Yenice

İHAM 19 Ekim 2021 tarihli ve 42048/19 sayılı Vedat Şorli v. Türkiye kararında, TCK m.299 uyarınca Cumhurbaşkanına hakaret suçundan verilen hapis cezasının ifade hürriyetini ihlal ettiğine ve bu hükmün Sözleşmenin 46. maddesi uyarınca içtihatla uyumlu hale getirilmesine karar vermiştir.

İstanbul Sözleşmesi ve İHAM′ın Güncel Yaklaşımına Dair Derleme
30.06.2021 / Nilüfer Yenice

https://vimeopro.com/afpservices/conseil-de-leurope-convention-distanbul-jurisprudence/video/561793962

Koramiral Kadir Sağdıç’a İHAM’dan Tazminat
18.02.2021 / Av. Nilüfer Yenice

İHAM’a göre, ulusal mahkemeler bir taraftan başvurucunun özel hayatına saygı hakkı ve diğer taraftan basın özgürlüğü arasında uygun bir denge kuramamıştır. İHAM, sorumlu gazetecilik ilkeleri ile bağdaşmayan sözkonusu haberlerin içeriği gözönüne aldığında, yerel mahkemelerin bahsi geçen muhtelif yararları (çatışan hakları) ölçüp tartmakta daha fazla özen göstermesi gerektiği kanaatine varmıştır. Mevcut davada, ne Yerel Mahkeme hükmü ve akabinde Temyiz Mahkemesinin onama kararı ve ne de Anayasa Mahkemesinin başvurucunun bireysel başvuruna ilişkin kararında, sözkonusu tarihte gizli olan bir adli soruşturmanın kapsamına giren iddiaların yayınlanması sebebiyle başvurucunun itibar ve saygınlığına verilen zararın ciddiyetini yeterince dikkate almamıştır. Davaya konu haberler, özellikle başvurucuyu ağır eylemlerle suçlayan ve böylece onu kamu huzurunda (suçlu çıkaran) mahkum eden veya kınayan iddialardan ibarettir.

Bireysel Başvuruda İhlal Kararının Uygulanma Zorunluluğu ve Anayasal Beklentiler
08.02.2021 / Av. Nilüfer Yenice

Bireysel başvurunun 23 Eylül 2012 tarihinden bu yana tarihsel serüveninde Anayasa Mahkemesi ilk kez, bir hak ihlali kararının uygulanmamasından doğan anayasal çıkmaz sebebiyle TBMM’ye ve HSK’ya çağrıda bulunmuştur. Sorunun kaynağı Anayasanın üstünlüğünü zedeleyen bir yargı tasarrufudur ve çözümü, bütün Anayasal kurum ve kuruluşların bir hak ihlali kararına uyulmasını sağlamak adına müşterek sorumluluğu üstlenip, Anayasal üstünlüğü koruma görevini ifa etmesidir. Kamu gücünü kullanan kişi ve kurumların sebep olduğu hak ihlallerine karşı 23 Eylül 2012 tarihinden itibaren başlatılan anayasal yargı denetimi mahiyetindeki bireysel başvuru mekanizması, temel hak ve özgürlüklerin güvencesi ve koruyucusu olup; gerek TBMM ve HSK ve gerekse diğer organlardan beklenen, demokratik hukuk devletinin hakim olduğu ülkemizde, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması noktasında gösterilen bu fiili direncin kırılması, Anayasal üstünlüğün verdiği meşruiyetin her sahada tatbikini zorunlu kılmasıdır. “Hukuki güvenlik” hakkının geri dönülmez biçimde zedelenmemesi ve aynı mahiyette bir ihlalin tekrarlanmaması adına, Anayasa Mahkemesi’nin bu çağrısına kulak verilmeli, Anayasal güvenceye dayanan bu haklı beklenti gözardı edilmemelidir.

Anayasa Mahkemesi’nin “Kabul Edilemez” Bulduğu Şık/Türkiye (No:2) Kararında, Oybirliği ile İHAS m.5/1 ve Oy Çokluğu ile İHAS m.10’un İhlali
25.12.2020 / Av. Nilüfer Yenice

Esasında, gazetecilik mesleğini uzun süredir icra eden başvurucunun süregelen sert, muhalif veya eleştirel ifadelerinin varlığı, sadece resmi açıklamalarla yetinmeyip, bizzat terör eyleminin içinde bulunan faillerle irtibata geçmesi, yazı ve haberlerini vakayı soruşturan bir üslupla ve arka planı araştırarak kaleme alması, yalnızca özgür ve demokratik bir toplumda basından beklenen bağımsız gazetecilik faaliyetinin icrası niteliğindedir. Nihayetinde basın hürriyeti, muhalif veya azınlık kitlelerin hariç tutulacağı bir döngüye hapsedilemeyeceğine göre, bu yönde bir beklentinin, araştırmacı ve bağımsız gazetecilik anlayışıyla bağdaşmayacağı açıktır. Netice itibariyle, kamu otoritesinin hakimiyeti altında tuttuğu ifade ve basın hürriyetinin, çoğulcu fikri ve katılımcı demokrasiyi bertaraf edeceği gözetildiğinde, “caydırıcı etki” riskinden de öte, görsel ve işitsel medyada devlet tekelinin hakim olmasıyla tek tip haber alma-verme anlayışının “tekelleşme” tehlikesini doğuracağı, bu durumun çoğulcu bilgiye erişim hakkını engelleyeceği, bu ihtimalde kamusal tartışmanın “sınıflandırılmamış” ve “ayıklanmamış” öz bilgiden de mahrum kalacağı gözardı edilmemelidir.

Bedensel Dezavantajları Olan Tutuklu veya Hükümlülerin Tutma Koşulları
30.06.2020 / Av. Nilüfer Yenice

"Bedensel dezavantajı bulunan hükümlülerin sırf bu nedene dayanarak -kategorik şekilde- tekli odada tutulmalarının kötü muamele teşkil edeceği söylenemeyecek ise de, özgürlükten mahrum bırakmanın doğal sonucu olan kaçınılmaz elem seviyesinin ötesinde fiziksel ve ruhsal etkiler doğduğu takdirde kamu makamlarından bunları bertaraf edecek özel önlemler almaları beklenmelidir".

Gizli Tanığın Dinlenmesi Prosedürü ve Delil Kuvveti
28.09.2020 / Prof. Dr. Ersan Şen, Av. Nilüfer Yenice

Gizli tanığın savunmanın yokluğunda uygun görülecek harici bir celsede dinlenmesi ile gizli tanığa sorulması istenen soruların önceden hazırlanıp Mahkemeye sunulması; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.6/3-d ve Anayasa m.36/1’e aykırı olup, “silahların eşitliği” ilkesinin ve tanığı sorgulama hakkının ihlal edilmesi anlamına gelmektedir. Bu şekilde elde edilen gizli tanık beyanı; hukuka aykırı hale gelecek olup, Anayasa m.38/6, Ceza Muhakemesi Kanunu m.206/2-a ve m.217/2 gereğince hukuka aykırı elde edilen bu delilin dosyadan çıkarılması ve yargılamada esas alınmaması gerektiği tartışmasızdır.

Kaçağın Kayyım Atanan Şirketinin veya Ortaklık Payının Satışı ve Tasfiyesi
29.09.2020 / Prof. Dr. Ersan Şen, Av. Nilüfer Yenice

Kaçağın, şirket hisselerine (ortaklık paylarına) zorlama amaçlı elkoyulmuş ve bu hissenin idaresi için TMSF kayyım olarak atanmışsa, TMSF’nin yürürlükte bulunan ve 7145 sayılı Kanunla güvenceye alınan 6758 sayılı Kanun m.19/3’ü tatbik etmesi ve bu yolla ceza soruşturması ve kovuşturması tamamlanıncaya kadar satış ve tasfiye işlemlerini uygulaması mümkündür. Bu aşamada, TMSF’nin kayyım atandığı şirketler yönünden 6758 sayılı Kanun m.19’un halen yürürlükte olduğu gözetilerek, kaçağın kayyıma devredilen ve (henüz sorgusu yapılamayanlar için -CMK m.247/3- mahkumiyet kararı verilemediğinden) müsadere edilemeyen şirket hisselerinin satış ve tasfiyesi TMSF tarafından gerçekleştirilebilir. 7145 sayılı Kanun m.26 ile düzenlenen geçici 1. maddenin 1. ve 2. fıkraları, TMSF’nin kayyım olarak atandığı şirketler yönünden, bu şirket ve malvarlığı değerlerine ilişkin olağanüstü dönemde yürürlüğe koyulan kanun hükümlerini güvenceye almaktadır. Bu durumda, 6758 sayılı Kanun m.19/3 uyarınca TMSF’nin satış ve tasfiye yetkisini kullanmasına kanuni bir engel bulunmamaktadır. Hali hazırda, TMSF’nin kayyım olarak atandığı şirketler bakımından 6758 sayılı Kanun m.19/3 yürürlükte olup, satışlar işbu madde uyarınca gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla, malikinin veya maliklerinin “kaçak” olması sebebiyle CMK m.248/1 uyarınca elkoyulan veya idaresi için kayyım atanan ve sonrasında 6758 sayılı Kanun m.19 uyarınca kayyım olarak TMSF’nin atandığı şirketler, ortaklık payları ve varlıklarda satış yetkisi TMSF tarafından kullanılmakta ve bu hususta kaçağın soruşturma ve kovuşturma dosyasının görüldüğü adli mercilerden karar alınmasına gerek bulunmamaktadır. Çünkü 6758 sayılı Kanun m.19/7 uyarınca, kayyım olarak TMSF’nin atanmasından itibaren elkoyma kararı ortadan kalkmakta, ilgili savcılık ve mahkemelerce elkoyma kararına bağlı kısıtlamalara son verilmektedir. Bu aşamada, TMSF’nin işbu malvarlığı değeri üzerinde “satış yetkisi” dahil olmak üzere tasarrufta bulunma hak ve yetkisi bulunmakta ve bu yetki ceza soruşturması ve kovuşturması kesinleşinceye kadar veya satış ve tasfiye işlemleri tamamlanıncaya kadar devam etmektedir.

Elektrik ve Havagazı Enerjisinde “Öz-Üretimin Tüketilmesi” Vergi Mükellefiyetinin Mülkiyet Hakkına Tesiri
09.01.2019 / Av. Nilüfer YENİCE

Vergisel mükellefiyetin sınırları hukuk güvenliğiyle belirlenir. Vergi mükelleflerinin yükümlülükleri ise kanunla öngörülebilir. Vergilendirme yoluyla mülkiyet hakkına yapılan müdahalede; idarenin takdire ve yoruma dayalı uygulama geliştirmesi mümkündür ki, işbu keyfilik ancak kanunla önlenebilir. Mülkiyet hakkına müdahale teşkil eden verginin mükellefi, konusu, matrahı, miktarı/oranı, vergiyi doğuran olay ile tarh, tahakkuk ve tahsil usulü kanunla açıkça belirli ve öngörülebilir şekilde düzenlenmiş olmalıdır. Nihayetinde; Devletin vergi tahsilatı için kullandığı hukuki araç veya vasıtanın, vergi mükellefleri nezdinde açıklayıcı, sınırları belirlenmiş ve öngörülebilir yasama tasarruflarına dayanması gerekmektedir.