Ersan Şen Hukuk ve Danışmanlık - İdari Yaptırıma İtirazda “Silahların Eşitliği” İlkesi

Beyza Başer Berkün, LL.M.

Prof. Dr. Ersan Şen

İdari Yaptırıma İtirazda “Silahların Eşitliği” İlkesi
14.10.2023 / Prof. Dr. Ersan Şen, Av. Beyza Başer Berkün

Bu yazımızda; kamu görevlileri tarafından düzenlenen idari yaptırım kararlarının ve bu kararlara dayanak yapılan, yaptırım uygulanmasını gerektiren durumu tespit eden tutanakların hukuki değeri ile kişilerin bu yaptırımlara karşı ileri sürdüğü itiraz ve delillerin yargı mercileri tarafından “silahların eşitliği” ilkesine uygun şekilde değerlendirilmesi zorunluluğu, Anayasa Mahkemesi’nin 24.05.2023 tarihli ve 2020/34667 başvuru numaralı Yunus Acar kararı ışığında incelenecektir.

I- İdari Yaptırım Kararlarının Hukuki Değeri ile Kişilerin Hukuki Güvenceleri

İdarenin tek taraflı iradesiyle, kamu gücünü kullanarak tesis ettiği kesin ve icrai nitelik taşıyan idari işlemler; varlık kazandıkları an itibariyle hukuka uygunluk karinesinden faydalanmakta olup, hukuka aykırılığı mahkemelerce tespit edilinceye kadar veya idare tarafından geri alınıncaya kadar bu karineden faydalanırlar ve hukuk düzeninde sonuç doğurmaya devam ederler. Mahkemelerce yürütmenin durdurulması kararı verilmesi ise, işlemin hukuka uygunluğu karinesini askıya alan ve tatbikini durduran etkiye sahiptir. Elbette bu karinenin; yargı mercilerini bağlayan veya yargı mercilerinin önüne gelen uyuşmazlıkta kararlarına yön verecek nitelikte olmadığı, Anayasa m.125 uyarınca idarenin tüm işlem ve eylemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu m.2/1-a’da idari işlemlerin iptal davasına konu edilebileceğinin düzenlendiği, iptal davasında idari işlemin unsurları yönünden hukukilik denetiminin yapılacağı, oysa hukuka uygunluk karinesi yargı mercilerini bağlayan nitelikte olsa idi bu işlemlere karşı iptal davası yoluyla başvurulan hukuki yolun bir anlamı kalmayacağı tartışmasızdır.

İdari işlemler hukuka uygunluk karinesinden faydalanmakla birlikte; idari yaptırıma maruz kalan kişiler yönünden de suçsuzluk/masumiyet karinesi ve “şüpheden sanık yararlanır” ilkesinin gündeme geleceği, hakkaniyete uygun yargılama çerçevesinde “silahların eşitliği” ve “çelişmeli yargılama” ilkelerinin kişilere, idare karşısında daha güçsüz bir duruma düşürülmeksizin idari yaptırım kararına karşı iddia ve delillerini ileri sürebilme imkanı tanıdığı dikkate alınmalıdır. Kamu düzeninden olan görev kuralları gereğince; idari yargının değil, sulh ceza hakimliklerinin görevine giren idari yaptırımların hukukilik denetiminde de bu ilkeler geçerliliğini korumaktadır.

Sonuç olarak; idari yaptırımlar ve bu yaptırımların dayanağını teşkil eden tutanaklar hukuka uygunluk karinesinden faydalanmakla birlikte, bu karine aksi ispat edilebilir nitelikte olup, yargı mercilerinin idari işlemler yönünden hukuka uygunluk karinesi olduğundan bahisle sadece bu gerekçeyle kişiler aleyhine karar vermesi mümkün olmayıp, davaya veya itiraza konu işlemin hukukilik denetimini yapmaları, bu denetim sırasında kamu gücünü kullanan idare karşısında daha zayıf konumda olan kişiye, dava veya itiraz yoluna başvurduğu işleme karşı iddia ve delillerini sunmasına imkan sağlamaları, bu iddia ve delillerle ilgili inceleme ve araştırma yapmaları, kararlarda hangi delile üstünlük tanıdıklarını somut gerekçeleriyle açıklamaları, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.6 ve Anayasa m.36 tarafından güvence altına alınan dürüst yargılanma hakkı çerçevesinde “silahların eşitliği”, “çelişmeli yargılama”, “şüpheden sanık yararlanır” ilkeleri ile gerekçeli karar hakkı ve suçsuzluk/masumiyet karinesinin gereğidir. Özetle; idari yaptırıma konu maruz kalan kişiye, bu yaptırıma karşı iddia ve delillerini ileri sürme imkanı tanınmaksızın, bu yönde ileri sürülen iddia ve delilleri değerlendirmeksizin, gerekli inceleme ve araştırmayı yapmaksızın, idarenin tesis ettiği işlemlere üstünlük tanınması ve bu işlemlerin mutlak doğru kabul edilmesi suretiyle kişi aleyhine karar verilmesi hukuka aykırı olacaktır.

II- Anayasa Mahkemesi’nin Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi’nin 24.05.2023 tarihli ve 2020/34667 başvuru numaralı Yunus Acar kararına konu olayda; trafik kontrolü sırasında başvurucunun alkol ölçüm cihazı kullanılmasını kabul etmediğinden bahisle hakkında idari para cezası uygulanmış olup, başvurucunun sürücü belgesine iki yıl süreyle elkoyulmuştur. Başvurucu, bu olaydan 36 dakika sonra bir sağlık kuruluşunda alkol testi yaptırmış ve sonuç negatif çıkmıştır. Başvurucu; alkolmetre cihazının çalışmadığını, üç kez üflemesine rağmen cihazın ölçüm yapamadığını, görevlilere alkollü olmadığını beyan ettiğini, buna rağmen hakkında idari yaptırım uygulandığını ileri sürmüştür. Sulh ceza hakimliği; itiraza konu trafik idari ceza karar tutanağında yer alan tespitlere karşı başvurucunun yeterli ve geçerli belge sunmadığını, tutanağın resmi belge niteliğinde ve aksi sabit oluncaya kadar geçerli olduğunu ileri sürerek itirazı reddetmiştir. Başvurucu itirazının reddine dair bu karara itiraz etmiş olup, itirazının reddine karar verilmiştir.

Başvurucu; sunduğu deliller incelenmeksizin ve kolluk tutanağı mutlak doğru kabul edilerek karar verildiğini, ispat yükünün yer değiştirdiğini, kolluk tutanağının aksini gösteren belgelerin ve kamera kayıtlarının hakimlik tarafından dikkate alınmadığını ileri sürmüştür.

AYM öncelikle; başvurucunun iddia ve itirazlarının dikkate alınması, bu iddia ve itirazların ilgili ve yeterli gerekçe ile karşılanması gerektiğini vurguladıktan sonra, idari işlemlerin içeriğinin hukuka/gerçeğe uygunluk karinesinden yararlanmasının bilinen bir ilke olduğunu, ancak idari işlemin hukukiliğinin veya içeriğinin gerçekliğinin dava konusu edildiği bir yargılamada hakimin bu karineyi uygulayarak karar vermesinin dava yolunu anlamsız kılacağını, karinenin yargılamanın sonucu yönünden belirleyici olması itibariyle bireyi Devlete karşı dezavantajlı bir konuma sokacağını, böyle bir durumda silahların eşitliği ilkesinin ve masumiyet karinesinin ihlal edilebileceğini ifade etmiştir.

Karara konu olayla ilgili olarak AYM; başvurucuya isnat edilen alkol ölçüm cihazını kullanmayı kabul etmeme fiilinin, kolluk görevlileri tarafından düzenlenen tutanağa dayanılarak delillendirildiğini, hakimliğin itirazı reddederken tutanağın aksi sabit oluncaya kadar geçerli olduğuna ve başvurucu tarafından tutanağın aksini gösteren yeterli ve geçerli belge sunulmadığına vurgu yaptığını, başvurucunun ise tutanağın gerçekliğine ve güvenilirliğine şüphe düşüren iddiaları olduğunu, hakimliğin bu iddiaları değerlendirmediğini, bu durumun ispat yükünün ters çevrilmesi anlamına geldiğini, suç isnadı ile ilgili yargılamalarda bile mahkemelerin fiili ve hukuki karinelere dayanmasının tümü ile yasaklanmadığını, ancak kişinin otomatik olarak suçlu ilan edilmemesi, karinenin aksini ispatlama imkanına sahip olması, bu doğrultuda ileri sürdüğü iddia ve delillerin yargı mercii tarafından titizlikle ele alınması gerektiğini, somut olayda ise başvurucunun tutanağın ne şekilde düzenlendiği ile ilgili ileri sürdüğü iddialarla ilgili hakimlik tarafından değerlendirme yapılmamasının maddi vaka tespiti yönünden eksiklik olduğunu, başvurucunun olaydan 36 dakika sonra yaptırdığı teste göre alkollü olmadığının tespit edildiğini, tüm bu hususların tutanağın gerçekliğine gölge düşürdüğünü, hakimliğin başvurucunun bu iddialarına açık yanıt vermesi gerektiğini, şüpheleri gidermek için tutanak mümzilerini ve varsa diğer tanıkları dinlemesi gerektiğini, alkol ölçüm cihazının sıhhatli çalışıp çalışmadığı ile ilgili araştırma yapılmasının sonuca etkili olacağını, ancak hakimlik tarafından bu inceleme ve araştırmaların yapılmadığını tespit etmiştir.

Sonuç olarak AYM; başvurucunun otomatik olarak kabahatli kabul edildiğini, başvurucuya tanınan savunma imkanının ise hakimliğin tutanağa üstünlük tanıyan yaklaşımı sebebiyle anlamsız hale getirildiğini belirterek, “silahların eşitliği” ilkesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

Belirtmeliyiz ki; AYM bu kararında esasen, kolluk tutanağının içeriğinin doğru kabul edilmesini değil, başvurucunun tutanağın içeriğine ve maddi vakaya yönelik önemli iddialarının dikkate alınmamasını, bu iddialar doğrultusunda araştırma ve inceleme yapılmamasını ihlal sebebi olarak kabul etmiştir. AYM’ye göre başvuruya konu olayda sorun, başvurucunun ileri sürdüğü ve dayanağı olan iddiaları hakkında araştırma yapılmadan kolluk tutanağının mutlak doğru kabul edilmesidir. Bir tarafta kamu görevlilerinin düzenlediği idari işlem niteliğinde tutanak ve yaptırım kararı, diğer tarafta ise tutanağın içeriğinin gerçekle bağdaşmadığına dair başvurucunun iddiası ve dayanak delilleri bulunmaktadır. O halde yargı merciince yapılması gereken; başvurucunun gösterdiği delillerin incelenmesi, maddi vakanın tespiti için gerekli araştırmanın yapılması ve bunun neticesinde hangi delile neden üstünlük tanındığı da açıklanarak karar verilmesidir. Bu incelemeler yapılmaksızın kolluk görevlileri tarafından düzenlenen tutanağın mutlak doğru kabul edilmesi; itiraz yolundan beklenen faydayı sağlamayacağı gibi, başvurucuyu kamu otoritesi karşısında daha güçsüz hale getirecek ve böyle bir durum “silahların eşitliği” ilkesini ihlal edecektir.