Ersan Şen Hukuk ve Danışmanlık - Kentsel Dönüşüm Kanunu Değişikliklerinde Mülkiyet Hakkına Ölçüsüz Müdahale Riski

Beyza Başer Berkün, LL.M.

Prof. Dr. Ersan Şen

Kentsel Dönüşüm Kanunu Değişikliklerinde Mülkiyet Hakkına Ölçüsüz Müdahale Riski
21.02.2024 / Prof. Dr. Ersan Şen, Av. Beyza Başer Berkün

I- Giriş

Adı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun olan ve kamuoyunda bilinen adıyla Kentsel Dönüşüm Kanunu olarak adlandırılan 6306 sayılı Kanunda 2023 yılının sonunda yapılan değişiklikler; kişilerin mülkiyet ve miras haklarının özüne müdahale edebilecek niteliğe sahip, mülkiyet hakkına dönük keyfi müdahale ihtimali içeren, öngörülebilirlikten ve ölçülülükten uzaklaşmış Anayasaya aykırı hükümler içermektedir. Kentsel dönüşüm ve depreme karşı güvenli binalar inşa etme saikleri ile hareket edildiği söylense dahi, gerek varılan sonucun bu amaca hizmet etmeyeceği ihtimali ve gerekse mülkiyet ile onun ayrılmaz bir parçası olan miras haklarının özüne müdahale içeren imkanlara sahip Kentsel Dönüşüm Kanunu muhakkak gözden geçirilmelidir. Aşağıda, bu net ve sert tespitimizin nedenlerini açıklayacağız.

Yazımız; Kentsel Dönüşüm Kanununun kapsamı ve sonuçları ile mülkiyet hakkının özüne yönelik müdahale içerip içermediği, yani mülksüzleştirmenin gündeme gelip gelmeyeceği bakımından net tespitler içermektedir.

Elbette 6306 sayılı Kanunun tüm hükümlerini ve olası uygulama sorunlarını bir yazıda derlemek mümkün olmamakla birlikte; işbu yazımızda, özellikle 2023 yılı sonunda yapılan değişiklikler üzerine kamuoyunda oluşan haklı tepkilerin yoğunlaştığı alanlar ve sorunlar değerlendirilmiştir.

II- Mülkiyet Hakkı Yönünden 6306 sayılı Kanun Değişiklikleri Hakkında Temel Sorunlar

“Kentsel Dönüşüm Kanunu” olarak da bilinen 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’da; özellikle 07.11.2023 tarihinde yapılan değişiklikler, mülkiyet hakkına yapılabilecek müdahaleler konusunda kamuoyunda ciddi endişelere sebep olmuştur. Sadece 2023 yılında değil; daha önce yapılan Kanun değişikliklerinde de, mülkiyet hakkı yönünden sorunlu uygulamaları gündeme getirebilecek ve endişeleri haklı çıkarabilecek nitelikte düzenlemeler bulunmaktadır.

6306 sayılı Kanunla ilgili dört temel endişe bulunmaktadır:

  1. Rezerv yapı alanı tanımının değişmesi ve halihazırda yerleşim alanı olan yerlerin de kapsama dahil edilmesi,
  2. Maddi gücü elverişli olmayanların dönüşen binaların bedelini karşılayamaması sebebiyle konutlarını veya işyerlerini, miras haklarını kaybetmeleri,
  3. Riskli ve uygulama yapılacak alanlarda kayıtsız ve şartsız özel mülkiyete tabi tüm taşınmazların geçici olarak Hazine adına tescil edilmesi, mülk sahiplerine inşa edilecek yeni binaların bağımsız bölümlerinin niteliği ve büyüklüğü ile ilgili söz hakkı ve tercih şansı sunulmaması, talep edilecek bedelin öngörülemezliği ve İdare tarafından belirlenen sürede teslim alınmayan yeni bağımsız bölümlerin mülkiyetinin kaybı sonucu doğuracak uygulamalar,
  4. Riskli olmayan binaların da uygulamalara dahil edilebileceği ve mülk sahiplerinin mülkiyet hakkına müdahale edileceğidir.

III- Rezerv Yapı Alanı Tanımının Değişmesi

6306 sayılı Kanun m.2/1-c’de yer alan rezerv yapı alanı tanımından, “yeni yerleşim alanı olarak” ibaresi çıkarılmıştır. Böylece hüküm; “Bu Kanun uyarınca gerçekleştirilecek uygulamalarda kullanılmak üzere, TOKİ'nin veya İdarenin talebine bağlı olarak veya re’sen Bakanlıkça belirlenen alanları,…” haline gelmiştir. Kanun değişikliğinin gerekçesinde; “Uygulamada açılan davalarda, herhangi bir taşınmazın rezerv yapı alanı olarak belirlenebilmesi için meskun alanlar dışında olması gerektiği yönünde değerlendirme yapılarak hüküm kurulduğu görülmüştür. Halbuki yerleşim yerlerinde yer alan parsellerin de rezerv yapı alanı olarak belirlenmesi mümkündür. Belirtilen sebeple, rezerv yapı alanı tanımında yer alan ‘yeni yerleşim alanı olarak’ ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.” denilmektedir.

Madde değişikliğinde amacın; üzerinde bina bulunan parsellerin rezerv yapı alanı olarak ilan edilmesi ve vatandaşların bu gerekçeyle mülklerinden çıkarılması olmadığı, yerleşim alanı içerisinde bulunan boş parsellerin rezerv yapı alanı olarak ilan edilmesinin önünün açılması olduğu söylenebilir. Özellikle İstanbul’un yapılaşma şartları düşünüldüğünde; yerleşim alanı içerisinde boş parsellerin bu amaçla değerlendirilmesi, jeolojik ve zemin durumu itibariyle iskana elverişli olmayan veya yapılaşma durumu itibariyle riskli olan alanlarda ikamet eden vatandaşlar rezerv yapı alanına taşınırken yerleşim alanlarından uzakta, yani meskun mahal dışında kalmamalarının sağlanması ihtiyacına yönelik bir değişiklik olduğu söylenebilir.

Buna karşılık; rezerv yapı alanlarında mülk sahibi olan kişilerin mülkiyet haklarını kesin ve net şekilde koruyan açık bir yasal düzenleme olmadığı da ileri sürülebilir. 6306 sayılı Kanun m.3/7 ile ilgili Anayasa Mahkemesi’nin 2014 ve 2017 yıllarında verdiği iptal kararlarının[1] sonrasında; hüküm “Gerçek veya özel hukuk tüzel kişilerince mülkiyetlerindeki taşınmazların rezerv yapı alanı olarak belirlenmesi talebinde bulunulabilmesi için; bu taşınmazların yapılaşmaya esas arsa metrekaresinin yüzde otuzunun mülkiyetinin devrine muvafakat edilmesi veya aynı miktarın değerinin dönüşüm projeleri özel hesabına gelir olarak kaydedilmek üzere Başkanlığa verilmesi gerekir.” olarak son şeklini almıştır. Son düzenlemeden önce; genel bir ifadeyle, “uygulama bütünlüğü” gerekçe gösterilerek, risksiz yapıların da bu Kanun hükümlerine tabi olacağı düzenlenmekte idi. Anayasa Mahkemesi iptal kararlarında özetle; risksiz yapılara ait özel düzenleme öngörülmeksizin, riskli yapılara ilişkin kurallara atıf yapılmasının ve riskli yapılar için öngörülen kuralların risksiz yapılara uygulanmasının “ölçülülük” ilkesine aykırı olduğunu belirtmiştir.

Hükmün son hali; bir yerin rezerv yapı alanı olarak belirlenmesi için maliklerin talebi bulunması, mülkiyetin kısmen idareye devri veya aynı miktarın değerinin idareye ödenmesi gerektiği şeklinde olsa da, 6306 sayılı Kanunun 5, 6 ve hatta 6/A maddeleri gibi idareye re’sen yapabileceği işlemlerde geniş yetkiler tanıyan ve Kanunun 4. maddesinde olduğu gibi rezerv yapı alanlarında yapılaşmayı kısıtlayan ve hatta bu yerlerde bulunan binalara elektrik, su, doğalgaz verilmemesinin önünü açan hükümler yürürlükte olduğundan, rezerv yapı alanlarında mülk sahibi olan kişilerin mülkiyet haklarının önemli ölçüde kısıtlanabileceği uygulamaların yapılması ihtimali olduğunu da ifade etmek gerekir.

Özellikle; her ne kadar 6306 sayılı Kanunun 6/A maddesi riskli yapıların bulunduğu veya zemin durumu itibariyle riski alanlar hakkında gibi gözükse de, 5 ve 6. fıkralarda “uygulama yapılacak alan” ibaresinin kullanıldığı, bu fıkralarda mülkiyet hakkı ile ilgili ciddi sınırlamalar öngörüldüğü, 6306 sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliği’nin “Tanımlar” başlıklı 3. maddesinin 1. fıkrasının (ı) bendinde “Uygulama alanı: Cumhurbaşkanı kararıyla kararlaştırılan riskli alan ile Bakanlıkça belirlenen rezerv yapı alanını ve riskli yapının veya yapıların bulunduğu alanı,…” tanımına yer verildiği, dolayısıyla rezerv yapı alanlarında da 6/A maddesinin tatbiki ihtimalinin dışlanamayacağı, ayrıca risksiz yapı maliklerinin de bu düzenlemelerden etkilenmemesinin açıkça teminat altına alınmadığı görülmektedir.

6306 sayılı Kanun m.6/5 hükmü de sorunludur. Bu hükümde; Kentsel Dönüşüm Başkanlığı’na (Başkanlık), riskli alanlarda, rezerv yapı alanlarında ve riskli yapıların bulunduğu yerlerde olan taşınmazların mülkiyetini veya imar haklarını başka bir alana aktarma yetkisi tanınmaktadır. Ayrıca; aynı alanlara ilişkin olarak, anlaşma sağlanmak şartıyla taşınmaz mülkiyetini menkul değere dönüştürme yetkisi de Başkanlığa verilmiştir. Bu durumda şöyle bir örnekle karşılaşılabilir: Kişilerin mülk sahibi olduğu bir binanın olduğu yer “rezerv yapı alanı” ilan edilir, uygulama yapılacağından bahisle, 6306 sayılı Kanun m.4/3 gerekçe gösterilerek, riskli bina olmadığı halde elektrik, su ve doğalgaz verilmeyebilir ve verilen bu hizmetler durdurulabilir, mülk sahipleri bu şekilde tahliyeye zorlanabilir, ardından bağımsız bölümler dahil olmak üzere taşınmazlarının mülkiyeti başka bir alana aktarılabilir veya mülk sahipleri taşınmazlarının menkul değere dönüştürülmesi için idare tarafından bu ihtimallerle zorlanabilir. Mülk sahiplerini bu risklerden koruyan açık bir düzenleme yoktur.

2023 değişikliğinden önce; 6306 sayılı Kanun m.4/3’de “riskli alanlardaki” yapılar ile riskli yapılar düzenlenmekte iken, değişiklik sonrasında “bu Kanun kapsamında bulunan alanlardaki” yapılar ve riskli yapılar yönünden elektrik, su, doğalgaz hizmetlerinin durdurulmasının önü açılmıştır. Riskli alanda olan yapıların ve riskli yapıların tahliyesinin sağlanabilmesi için bu şekilde zorlayıcı tedbirlerin alınmasını Anayasa Mahkemesi 2014 yılında verdiği kararda makul kabul etmiştir. Ancak 2023 değişikliği; hükmün kapsamını genişletmiş olup, rezerv yapı alanlarını da kapsar hale gelmiştir. Sorun budur.

Önemli olan elbette bu Kanun hükümlerinin nasıl uygulanacağıdır; özellikle İstanbul’un birçok yerinde yoğun yapılaşma olduğu dikkate alındığında, rezerv yapı alanı ihtiyacının hangi alanlardan karşılanacağı, bu alanların hem meskun mahalde olup ve hem de hukuken ve fiziken yapılaşmaya uygun olup olmadığı gibi konularda, her somut olayın özelliklerine göre değişecek olmakla birlikte tartışmalı sonuçlara sebebiyet verilmesi, çok sayıda dava açılması, yargı kararlarının icrasında yaşanan sorunlar gibi ihtimallerin gözardı edilmesi de elbette mümkün değildir.

IV- Yıkılan Riskli Yapıların Yeniden İnşa Edilmesi Sonrası Maddi Gücü Elverişli Olmayan Bireylerin Durumu

6306 sayılı Kanun m.6/3’de; anlaşma ile tahliye edilen, yıktırılan veya kamulaştırılan yapıların maliklerine ve malik olmasalar bile bu yapılarda kiracı veya sınırlı ayni hak sahibi olarak en az bir yıldır ikamet ettiği veya buralarda işyeri bulunduğu tespit edilenlere kredi veya mülkiyet veya sınırlı ayni hak sağlayan konut sertifikası verilebileceği, konutunu ve işyerini kendi imkanları ile yapmak veya edinmek isteyenlere de kredi verilebileceği, 775 sayılı Gecekondu Kanunu’na göre yoksul veya dar gelirli olarak kabul edilenlere ve diğer hak sahiplerine borçlandırma suretiyle konut veya işyerlerinin verilebileceği, 775 sayılı Kanuna göre yoksul veya dar gelirli olanlara verilecek bağımsız bölümlerin paylı mülkiyet esaslarına göre Başkanlık ile hisseli olması durumunda, hak sahibinin üzerine kayıtlı ikamet edebileceği konut nitelikli başka bir gayrimenkulü yoksa hak sahibine, hak sahibi evli ise hak sahibi ve eşine bu bağımsız bölüm üzerinde 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre oturma hakkı tanınacağı düzenlenmiştir.

775 sayılı Kanuna göre dar gelirli veya yoksul kabul edilenlerde paylı mülkiyet ve intifa hakkı düzenlemesi, dört sorunu gündeme getirmektedir:

  1. 775 sayılı Kanuna göre dar gelirli veya yoksul olmayıp da, borçlandırılan mülk sahiplerinin ödeme gücü yeterli değilse ne olacaktır?
  2. Oturma hakkı tanınan dar gelirli veya yoksul vefat ettiğinde; TMK m.823/2’ye göre oturma hakkı mirasçılara geçmeyeceğine göre, taşınmazın satışı halinde mirasçılara önalım hakkı tanınması ihtimali dışında, mirasçıların o yerle ilgili miras hakkı kalmayacaktır.
  3. Dar gelirli veya yoksul hak sahibinin bir başka ilde konutu varsa ne olacaktır? İdare; “dar gelirli ve yoksul olabilirsin ama başka ilde konutun var, oturduğun evi uygulamaya aldım, borçlanamıyorsan ve ödeyemiyorsan başka konut bul veya yaşayacağın ili değiştir” mi diyecektir? Başka bir ilde olan o konutta kiracı varsa ne olacaktır?
  4. 6306 sayılı Kanun m.6’ya göre değil de, m.6/A uyarınca re’sen uygulama yapılması halinde de oturma hakkı tanınacak mıdır?

V- Uygulamaların Re’sen Yapılmasında Mülkiyetin Devri ve İdarenin Geniş Yetkileri

6306 sayılı Kanunun 6/A maddesi ile ilgili yukarıda belirttiğimiz sorunlar dışında; maddenin 5, 6 ve 7. fıkraları, mülkiyet hakkını ihlal edebilecektir. Kanunun 5. maddesinde “öncelikli olarak malikler ile anlaşma yoluna gidilmesi esastır” denilmesine rağmen, 6/A maddesinin 1. fıkrasında yıkılacak derecede riskli yapıların bulunduğu alanlar ile zemin şartları sebebiyle ağır hasar gören veya ağır hasar görme riski bulunan yapıların bulunduğu alanlarda dönüşüm uygulamalarının “maliklerin ve ilgililerin muvafakati aranmaksızın” re’sen Başkanlık tarafından yapılabileceği, uygulama yapılacak alanın sınırlarının da “uygulama bütünlüğü” gözetilerek belirleneceği düzenlenmiştir.

Zemin şartları yapılaşmaya elverişli olmayan alanlar hariç, risksiz binaları gözetmeyen ve uygulamaya alınmasına olanak sağlayan bu hüküm sorunludur. 6306 sayılı Kanun m.3/7 ile ilgili Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda belirttiğimiz 2014 ve 2017 tarihli iki iptal kararında ortaya koyduğu gerekçeler; iptale konu m.3/7 yönünden dikkate alınmış gibi yeniden düzenlense de, sorunun en büyük kaynağı olan 6306 sayılı Kanun m.6/A yönünden kanun koyucunun AYM’nin iptal kararlarında belirtilen gerekçeyi dikkate almaması isabetli değildir. Kanaatimizce; 6/A maddesi ile ilgili AYM’ye yapılan bir iptal başvurusu varsa, AYM’nin ivedilikle bu başvuruyu karara bağlaması ve ilgili maddeyi iptal etmesi yerinde olacaktır. AYM bu iptal kararlarında özetle; risksiz yapılarla ilgili özel düzenleme öngörülmeksizin, riskli yapılar için öngörülen kurallara tabi tutulmalarını “ölçülülük” ilkesine aykırı bulmuştur. Aynı gerekçelerin, 6306 sayılı Kanun m.6/A yönünden geçerli olduğunda tereddüt bulunmamaktadır.

6306 sayılı Kanun m.6/A’nın tatbiki, kaçınılmaz şekilde mülkiyet hakkının ihlaline sebep olacaktır:

  • Re’sen uygulama alanı tayin edilen yerlerde geçici de olsa özel mülkiyete konu tüm taşınmazların Hazine adına tesciline imkan sağlanması,
  • Uygulama yapılacak alan sınırlarının içerisinde bulunan taşınmazlarla ilgili daha önce imzalanan inşaat sözleşmelerinin, bu sözleşmelerin taraflarının ve diğer ilgililerin muvafakati aranmaksızın feshedilmiş sayılması,
  • Yapılacak konut ve işyerlerinin niteliğinin ve büyüklüğünün İdare tarafından belirlenmesi, mülk sahiplerinin söz hakkı olmaması,
  • Yeni konut veya işyeri için borçlanma bedelinin tümü ödenmeden tapuda ferağ verilmemesi, hak sahibi taşınmazı İdarenin tayin edeceği sürede teslim alamıyorsa taşınmaz üzerinde haklarının (dönüşüm öncesi değeri güncellenerek hak sahibine ödenmek suretiyle) sona ermesi,

Uygulamada ciddi hukuki sorunlara sebep olacaktır.

Devletin yükümlülüğü, elbette can ve mal güvenliğinin sağlanmasıdır. Ancak bunu yaparken, bir başka temel hak ve hürriyeti ölçüsüz şekilde kısıtlayamaz. Aksi halde; kamu yararı ve bireyin temel hak ve hürriyetleri arasında adil bir denge sağlandığından söz edilemez. İdare; “bina riskli, yık veya yıkacağım, dönüşüm için de şu kadar ve şu şekilde destek vereceğim” diyebilir. Ancak bunun ötesine geçerek; vatandaşa “burayı uygulama alanı yaptım, tapunu şimdilik elinden aldım, şu kadar ödeyeceksin ve sana şu metrekarede ev vereceğim, söz hakkın yok, ödemezsen de yerini kaybedeceksin” denirse, mülkiyet hakkına ölçüsüz müdahalede bulunulmuş olur.

Maliklere tebligatla ilgili olarak; 6306 sayılı Kanun m.3, 5 ve 6’da öngörülen “e-Devlet üzerinden bildirme” usulünün, m.6/A yönünden benimsenmediği, bunun yerine, bu madde kapsamında yapılan riskli yapı tespitinin yapının kapısına asılması ve ilgili muhtarlıkta iki gün süre ile ilan edilmesinin maliklere şahsen tebliğ edilmiş sayılması usulünün öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Ayrıca; 6306 sayılı Kanun m.3’de riskli yapı tespitine itiraz süresi onbeş gün iken, 6/A kapsamına giren hallerde itiraz süresi iki gün olarak sınırlandırılmıştır. Yıkılacak derecede riskli binaların olması veya zemin durumunun ciddi ve acilen giderilmesi gereken risk barındırması halinde İdarenin can ve mal güvenliğini sağlamak için hızlıca işlem tesis edebilmesi, sürecin kesintiye uğramaması ve gecikme yaşanmaması için itiraz süresinin kısaltılması makul karşılanabilirse de, mülk sahiplerine bildirim usulü ve ilan süresi hak kayıplarına sebep olabilecektir.

VI- Cumhurbaşkanının Riskli Alan Kararı Vermesinde Uygulama Alanı ve Mahkemeye Erişim Hakkına Getirilen Sınırlama

  • Riskli Alan Tanımı

6306 sayılı Kanuna 2016 yılında eklenen Ek m.1’de; riskli alan tanımı genişletilmiş olup, “kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu yerlerde; planlama ya da altyapı hizmetleri yetersiz olan veya İmar Mevzuatına aykırı yapılaşma bulunan yahut yapı ya da altyapısı hasarlı olan alanlar” ve “üzerindeki toplam yapı sayısının en az %65’i İmar Mevzuatına aykırı olan veya yapı ruhsatı alınmaksızın inşa edilmiş olmakla birlikte sonradan yapı ve iskan ruhsatı alan yapılardan oluşan alanlar” hakkında da Cumhurbaşkanı tarafından riskli alan kararı verilebileceği düzenlenmektedir.

Riskli alanın kapsamını genişleten bu düzenleme sonrasında; sadece 6306 sayılı Kanun m.2/1-ç’de yer verilen “zemin yapısı veya üzerindeki yapılaşma sebebiyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıyan” alanlar için değil, kamu düzeni veya güvenliğinde ciddi sorun olan yerlerde planlama ve altyapı yetersizliğine, İmar Mevzuatına aykırı yapılaşmaya, yapı veya altyapıda hasara bağlı olarak riskli alan kararı verilebileceği gibi, en az yüzde 65 oranında İmar Mevzuatına aykırı yapıyı barındıran veya imar barışından faydalanan yapılardan oluşan alanların da riskli alan olarak belirlenebileceği anlaşılmaktadır.

Riskli alan kapsamının genişletilmesi bir tarafa; risksiz binaların akıbetinin ne olacağı ile ilgili açık bir düzenleme içermeyen bu hükümde de, riskli alan sınırının “uygulama bütünlüğü” gözetilerek belirleneceği ifade edilmiştir. Uygulama Yönetmeliği m.15/8-ç’de; “Riskli olarak tespit edilen yapıların bulunduğu alanın risksiz olan veya riskli yapı tespiti yapılmamış olan yapıların bulunduğu alandan ifrazı mümkün ise, ifraz, taksim, terk, ihdas ve tapuya tescil işlemleri re’sen yapılır veya yaptırılır.” düzenlemesine yer verilerek, risksiz yapıların uygulama dışında tutulmasına imkan sağladığı söylenebilirse de, bu teminatın mutlak olmadığı, “uygulama bütünlüğü” gerekçe gösterilerek risksiz yapıların da uygulamaya dahil edilmesini önleyen bir hüküm niteliği taşımadığı, kaldı ki düzenlemenin Yönetmelikle yapıldığı, bu sebeple 6306 sayılı Kanun Ek m.1’in belirsizliği karşısında risksiz yapılar yönünden koruma işlevini yitirebileceği örneklerin yaşanmasını engellemeyeceği söylenebilir.

  • Mahkemeye Erişim Hakkına Sınırlama

Riskli alan kararına karşı dava açma süresinin Resmi Gazete’de yayım tarihinden itibaren başlayacağı; uygulama işlemleri üzerine riskli alan kararına karşı dava açılamayacağı belirtilerek, mahkemeye erişim hakkı çerçevesinde hak arama hürriyetini ihlal edecek şekilde dava açma hakkına yönelik ciddi bir sınırlama getirilmektedir.

Riskli alan kararı Resmi Gazete’de yayımlandığında; otuz günlük süre içerisinde bu karara karşı dava açılmazsa, riskli alan kararına istinaden yapılacak uygulama işlemlerine dava açılabilecekse de, uygulama işlemine karşı açılacak olan bu davada, dayanak işlem olan riskli alan kararı birlikte dava konusu edilemeyecektir. Dava konusu edilebilecek uygulama işlemi; dava konusu edilemeyen riskli alan kararına uygunsa, uygulama işlemine karşı açılan davada davacı birey lehine iptal kararı verilmesi beklenemeyecektir.


[1] Anayasa Mahkemesi’nin 6306 sayılı Kanun m.3/7’nin iptali ile ilgili verdiği 27.02.2014 tarihli, 2012/87 E. ve 2014/41 K. sayılı kararı ile 15.11.2017 tarihli, 2016/133 E. ve 2017/155 K. sayılı kararı.