Ersan Şen Hukuk ve Danışmanlık - Kötü Muamele Yasağına İlişkin AYM Kararı

Av. Prof. Dr. Ersan Şen

Av. Mehmet Vedat Ervan

Kötü Muamele Yasağına İlişkin AYM Kararı
14.10.2021 / Prof. Dr. Ersan Şen, Stj. Av. Mehmet Vedat Ervan

I. Giriş

Anayasa Mahkemesi’nin İkinci Bölümü; 18.05.2021 tarihli ve 2018/3691 başvuru numaralı Eyüp Birinci başvurusunda ileri sürülen, gözaltında darp edilme ve olay hakkında etkili bir soruşturma yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği iddiasını değerlendirmiştir.

II. Başvuru Süreci

Öğretmen olarak görev yapmakta olan başvurucu; FETÖ/PDY üyesi olduğu şüphesiyle 24.07.2016 tarihinde gözaltına alınmış ve gözaltının devamı süresince, Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesinden 7 tane adli olgu bildirim formu, Atatürk Devlet Hastanesinden ise 1 epikriz formu alınmak suretiyle başvurucu hakkında toplam 8 rapor düzenlenmiştir.

24.07.2016 ila 27.07.2016 tarihlerinde düzenlenen 5 raporda başvurucuda herhangi bir darp cebir izinin olmadığı, 28.07.2016 tarihli raporda ise başvurucunun hastaneye sevk edilmesinin gerektiği, 29.07.2016 tarihli epikriz raporunda da operasyona alındığı belirtilmiştir.

Bu olaylar karşısında 02.08.2016 tarihinde başvurucunun eşi Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak; eşine ulaşamadığını, sağlık durumundan endişe ettiğini, esasında eşinin hiçbir sağlık sorununun olmadığını, eziyet ve kötü muameleye maruz kaldığını düşündüğünü ve polislerden şikayetçi olduğunu bildirmiştir. Başvurucunun eşinin ardından kayınvalidesi de Savcılık makamına başvurmuş ve her iki başvurunun ardından açılan soruşturma dosyaları, ilk açılan 2016/50865 sayılı dosyada birleştirilmiştir[1].

Maddi gerçeği araştırmaya başlayan Savcılık, Antalya Emniyet Müdürlüğü’ne cevaplandırması için yazı göndermiş, Emniyet Müdürlüğü de 24.08.2016 tarihinde; başvurucunun örgüt üyesi olduğu şüphesiyle gözaltına alındığını, 28.07.2016 (kararda 28.04.2016 yazsa da, olayların 15 Temmuz’dan sonra gerçekleştiği açıktır) tarihinde başvurucunun FETÖ/PDY hakkında bilgi vereceğini söylediğinden Mali Büro Amirliğine çıkarıldığını, görüşme bittikten sonra bodrum katta bulunan nezarethaneye indirilirken başvurucunun dengesini kaybederek merdivenlere yüzüstü düşerek 8-10 basamak yuvarlandığını, görevlilerin kendisine yardım ettiğini, sorulduğunda bir şeyinin olmadığını söylediğini, başvurucunun daha sonra rahatsızlığını beyan etmesi üzerine tedavi için hastaneye götürüldüğünü, konu ile ilgili olarak Cumhuriyet savcısına bilgi verildiğini, tedavi için hastaneye götürülen başvurucunun tedavi aşamasında 29.07.2016 tarihinde bağırsaklarında oluşan bir rahatsızlık nedeniyle küçük bir operasyon sonrası müşahede altına alındığını ifade eden cevabını, ilgili belgelerle beraber göndermiştir.

Soruşturmayı yürüten Savcı; Emniyet Müdürlüğünün cevabının geldiği gün, yani 24.08.2016 tarihinde başvurucuyu da bizzat kendisi dinlemiştir. Savcı huzurunda verdiği ifadesinde başvurucu; gözaltına alındıktan sonra 24.07.2016 tarihinde M.T. isimli polis memuru tarafından darp edildiğini, rulo haline getirilmiş gazete kağıdıyla kafasına ve boynuna vurulduğunu, kafasının dolaba çarpıldığını, burnunun kanadığını, 28.07.2016 tarihinde tekrar darp edildiğini, cinsel organının sıkıldığını, falakaya yatırıldığını, copla kollarına ve boynuna vurulduğunu, karnına yumruk atıldığını, tehdit edildiğini, nezarethaneye götürülürken merdivenlerden itildiğini, bir iki basamak kaydığını ancak düşmediğini, nezarethanede fenalaştığını belirtmiştir.

İddiaların doğruluğunu araştırmak amacıyla Savcılık makamı; Adli Olgu Bildirim Formu düzenleyen üç hekimin beyanını almış ve başvurucunun tutulduğu nezarethanenin kamera görüntülerini ve Adli Tıp Kurumu’ndan başvurucunun yaralanmasının kötü muamele veya merdivenden düşme sonucunda olup olmadığı hususunda rapor talep etmiştir.

İfadeleri alınan hekimler; tüm bulguları adli bilgi formlarına yazdıklarını belirtmiş, ancak Emniyet Müdürlüğünün cevap yazılarında kamera görüntüleri ile ilgili herhangi bir hususa yer verilmemiştir. Adli Tıp Kurumu’nun 21.07.2017 tarihli raporunda ise; başvurucunun “burun kemiğindeki kırık çevresinde yumuşak doku şişliği ve boyun bölgesindeki ekimozun sert ve uygun bir zemine çarpma, çarptırılma; düşme, düşürülme veya merdivenlerden düşme, düşürülme ile oluşabileceği gibi, bu bölgelere yönelik doğrudan künt travma ile de meydana gelebileceği bunlar arasında mevcut verilerle tıbben ayırım yapılamadığı, batın bölgesinde ince barsak vasküler yapısında meydana gelen yırtığın basit düşme ile oluşmasının tıbben varit görülmediği ancak özellikle çıkıntı, yükselti, merdiven topuzu, korkuluğu gibi unsurlar ihtiva eden zemin veya aynı niteliklere sahip olan merdivenlerden düşme, düşürülme ile oluşabileceği ancak batın bölgesine yönelik doğrudan künt travma ile de oluşabilecek nitelikte olduğu, mevcut verilerle bunlar arasında tıbben ayırım yapılamadığı” sonucuna varılmıştır.

Savcılık makamı; ATK raporuna rağmen, şüphelilerin ifadesini dahi almadan, 15.08.2017 tarihinde; “(…) Mağdur Eyüp Birinci'nin 28.07.2016 tarihli raporunda belirtilen yaralanmasının iddia edildiği gibi polis memurları tarafından darp edilmesi veya işkenceye maruz kalması neticesinde meydana geldiğine dair somut bir delil bulunmadığı, yine karın ağrısı şikayeti neticesinde yapılan muayenesi sonucu geçirdiği ameliyatın polis memurlarının kendisine yönelik fiziki eylemleri neticesinde meydana geldiğine ilişkin herhangi bir somut delil bulunmadığı, mağdur Eyüp Birinci’nin doktor raporuna yansıyan yaralanmasının ve ardından karın ağrısı şikayetiyle başvurduğu hastanede yapılan ameliyatının merdivenlerden düşme neticesinde oluşmasının mümkün olduğu, tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde müştekilerin iddialarına ilişkin şüpheliler hakkında kamu davası açmayı gerektirir yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilemediği kanaatine ulaşıldığı…” gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir.

III. İlgili Hukuk

Anayasanın “Devletin temel amaç ve görevleri” başlıklı 5. maddesine göre; “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır”.

Anayasanın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17. maddesinin 3. fıkrasına göre: “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz”.

İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin “İşkence yasağı” başlıklı 3. maddesine göre; “Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz”.

IV. Anayasa Mahkemesi’nin Değerlendirmesi

İşkence ve kötü muamele yasağına ilişkin iddiaların; devletin negatif ve pozitif yükümlülükleri dikkate alınarak, maddi ve usul boyutları bakımından ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini belirten Anayasa Mahkemesi, somut olaya ilişkin değerlendirmesini, başvuruya konu olayın kendisine özgü koşullarını dikkate alarak, yalnızca devletin pozitif yükümlülüğü kapsamında etkili soruşturma yapma yükümlülüğü açısından ele almıştır.

Anayasa Mahkemesi; başvurunun açık dayanaktan yoksun olmadığını ve kabul edilmezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden tespit edilmediğinden, kötü muamele yasağının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.

Eyüp Birinci kararında AYM; yürütülen soruşturmada kolluk görevlilerinin veya nezarethanede başvurucu ile birlikte tutulan kişilerden hiçbirisinin dinlenmediğini, her ne kadar ATK başvurucunun burun ve boyun bölgesindeki yaralanmaların düşme veya künt travma ile meydana gelip gelmediği konusunda tıbben ayırım yapılamadığını belirtmişse de, doktor M.A.’nın ifadesinde başvurucunun burnunun üzerinde, yan tarafta hafif sarımtırak morumsu bir leke olduğunu ve bunu raporuna yazdığını, buna rağmen bu lekenin ne zaman oluşmuş olabileceği konusunda doktora herhangi bir soru sorulmadığını, bununla beraber ATK raporunda başvurucunun batın bölgesinde meydana gelen yaralanmanın ise basit düşme ile oluşmasının tıbben mümkün görülmediği halde, yalnızca raporda geçen “özellikle çıkıntı, yükselti, merdiven topuzu, korkuluğu gibi unsurlar ihtiva eden zemin veya aynı niteliklere sahip olan merdivenlerden düşme, düşürülme ile oluşabileceği ancak batın bölgesine yönelik doğrudan künt travma ile de oluşabilecek nitelikte olduğu, mevcut verilerle bunlar arasında tıbben ayırım yapılamadığı” ifadesine dayanıldığını, kolluk tarafından düzenlenen ve başvurucunun merdivenlerden yüzüstü düşerek 8-10 basamak yuvarlandığının belirtildiğini, bu nedenle başvurucunun nezarethaneye götürülürken herhangi bir polis memuru tarafından tutulmadan serbest bir şekilde merdivenlerden indiği kabul edildiği halde dahi, ATK’nın olayın basit düşme ile oluşmasının tıbben mümkün görülmediği tespiti ile kolluk tarafından olayın basit düşme şeklinde gerçekleştiği yönünde düzenlenen tutanağın çeliştiğini, kamera görüntülerine ilişkin eksikliğin giderilemediğini belirterek, Anayasanın 17. maddesinin 3. fıkrasında güvence altına alınan kötü muamele yasağının usul boyutunun ihlal edildiğine karar vermiştir.

V. Değerlendirmemiz

İşkence ve kötü muamele yasağı; Anayasanın 17. maddesi ile İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 3. maddesinde düzenlenmiştir.

Anayasanın “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17. maddesinin 3. fıkrasına göre: “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz”.

“İşkence yasağı” başlıklı İHAS m.3’e göre; “Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz”.

Bu düzenlemeler, terör ve örgütlü suçlarla savaş gibi en zor koşullarda bile işkenceye, insanlık dışı ve onur kırıcı muamele ve cezaya hiçbir koşulda izin vermemekte, yani bu yasak hiçbir şekilde askıya alınamamaktadır. Bu maddelerde yer alan hükümler bireyin beden bütünlüğünü ve kişilik onurunu mutlak bir biçimde korumayı amaçlamaktadır.

Hem Anayasa m.17 ve hem de İHAS m.3, devletlere pozitif ve negatif yükümlülükler yüklemektedir. Devletin hiç kimseye işkence, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamelede bulunmaması negatif yükümlülüğü, bireylerin bu maddelerde yasaklanan fiillerin mağduru olmasını önlemek ise pozitif yükümlülüğü ifade etmektedir. Anayasa m.17 ile İHAS m.3’ün düzenlediği pozitif yükümlülüğün, yukarıda bahsettiğimiz üzere bir de usul boyutu bulunmaktadır, yani devletler, işkence veya kötü muamele iddialarını etkili bir biçimde soruşturmak ve kovuşturmak zorundadır.

“İfade ve sorgunun tarzı” başlıklı 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.147’de şüphelinin veya sanığın ifadesinin nasıl alınacağını ve sorgusunun nasıl yapılacağını düzenlerken, “İfade alma ve sorguda yasak usuller” başlıklı CMK m.148’de ise şüphelinin ve sanığın beyanının özgür iradesine dayanması gerektiği, bunun engelleyici nitelikte kötü davranma, işkence, ilaç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma gibi bedensel veya ruhsal müdahalelerin yapılamayacağı, kanuna aykırı bir yarar vaadinde bulunulamayacağı, yasak usullerle elde edilen ifadelerin rıza ile verilse de delil olarak kullanılamayacağı, hatta müdafi hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifadenin hakim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamayacağı belirtilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin Eyüp Birinci kararında da vurguladığı üzere; Anayasanın 5. ve 17. maddeleri gereğince, bir devlet görevlisinin hukuka aykırı olarak ve Anayasayı ihlal eder biçimde muamelede bulunulduğuna ilişkin savunulabilir bir iddianın bulunduğu hallerde, etkili, yani sorumluların belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlamaya elverişli bir soruşturmanın yapılması zorunludur, bunun mümkün olmadığı durumda, düzenlemelerin pratikte etkisiz hale gelecek ve bazı hallerde devlet görevlilerinin fiili dokunulmazlıktan yararlanarak kontrolleri altında bulunan kişilerin haklarını istismar etmeleri mümkün olacaktır.

Şüphesiz ki bu uygulamaların gerçek olabilme ihtimali dahi, Türkiye Cumhuriyeti’nde Anayasa m.2’nin güvencesi altında bulunan “hukuk devleti” ilkesine zarar vermektedir. Kanunlarında dahi maddi gerçeğe hukuka uygun yol ve yöntemlerle ulaşılacağı düzenlenen, bu usullere uyulmadan elde edilen delillerin hükme esas alınmasına izin vermeyen, insan hak ve hürriyetlerini ön planda tutan, tutukluluk gibi koruma tedbirlerini çok katı şartlara bağlayan, hukukun üstünlüğünü benimsediğini taahhüt eden Türkiye Cumhuriyeti’nde bu tür fiillere müsamaha gösterilmemesi gerektiği, suç teşkil eden bu fiillerin, yine kanunlarda gösterilen cezalarla cezalandırılmasının gerekli olduğu, aksi durumun toplum nazarında cezasızlık algısı oluşturacağı tartışmasızdır.

Bu örnekte de görüldüğü üzere, yargı sisteminin kusursuz işleyebilmesi için, yalnızca yargı erkinin değil, itham makamının bir parçası olan Yürütme erkinin de kusursuz işlemesi, özellikle adli kolluk sıfatıyla araştırma yapanların keyfi müdahalelerde bulunmaması, bulunulduğunda da bu tür fiillere müsamaha gösterilmemesi, yani gözardı edilmeyerek cezalandırılması sağlanmalıdır. “Hukuk devleti” ilkesi ile hukukun üstünlüğünün sürdürülebilirliği, ancak bu şekilde sağlanabilecektir.

Ülkemizde hukukun gerektiği gibi işlemediği, işkence ve kötü muamele veya kaçırma girişimlerinde bulunulduğu, basın ve ifade hürriyetlerinin ihlal edildiği ile yargının bağımsız olmadığına ilişkin iddiaların gündeme getirildiği, uluslararası alanda Türkiye Cumhuriyeti aleyhine algı oluşturulmaya çalışıldığı, bağlayıcılığı olmayan kararların alındığı bu zamanlarda, bu tür fiillerin mutlaka önüne geçilmesi, soruşturmaların olabildiğince titizlikle yapılarak sorumluların bulunması gerektiği, bu gibi örneklerle hukukun işlediğinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğunun gösterilmesi gerektiği açıktır.

Belirtmeliyiz ki; bir fiilin ne amaçla gerçekleştirildiğinin yanı sıra, nasıl gerçekleştirildiği de çok önemlidir. Örneğin, gerçekleştirilmek istenen fiilin meşru olduğu, iyi bir amaca ulaşmayı hedeflediği veya tespit edilen şüphenin haklı olduğu düşünülse de, bu hususlar fiilin kanuni olduğunu göstermeyecektir. Özellikle Anayasa m.17 açısından gündeme gelen işkence ve kötü muamele yasağının, savaş zamanlarında, hatta devletin kendi vatandaşlarına bu tür fiillerin uygulandığı hallerde dahi gündeme geldiği, bu hususun düşman bireylere işkence eylemlerinde bulunmayı meşrulaştırmayacağı izahtan varestedir.

Maddi gerçeğe ulaşma amacı, insan hak ve hürriyetlerinin önüne geçemez. Bu nedenledir ki, “Cumhuriyetin nitelikleri” başlıklı Anayasa m.2’de Türkiye Cumhuriyeti’nin insan haklarına saygılı bir devlet olduğuna işaret edilmiştir. Dolayısıyla; Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan erklerin ve bu erkleri somutlaştıran bireylerin, her daim insan haklarına ve hürriyetlerine saygılı davranması, bağlı olması, keyfi davranışlara müsaade etmemesi ve bunları bireyler ile uluslararası topluma soyut sözlerle değil, somut fiillerle göstermesi gerekmektedir.

Yazıyı Aliya İzzetbegoviç’in şu sözü ile noktalamak istiyoruz; “Savaşı ölmekle kaybetmezsiniz, düşmanınıza benzerseniz kaybedersiniz”.


[1] Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanlığı 02.11.2016 tarihinde; başvurucunun eşinin başvurucunun gözaltında kötü muameleye maruz bırakıldığı iddiasında bulunduğunu belirterek, suç duyurusunda bulunmuştur. Bu suç duyurusu ile mevcut soruşturma birleştirilmiş ve aynı soruşturma üzerinden yürütülmüştür (Eyüp Birinci başvurusu, başvuru no: 2018/3691, par. 25).