Ersan Şen Hukuk ve Danışmanlık - Adli Kontrol ve Tutukluluk Sürelerinin Hesaplanmasında Kanun Yolunda Geçen Sürenin Dikkate Alınmaması Sorunu

Prof. Dr. Ersan Şen

Dr. Erkan Duymaz

Adli Kontrol ve Tutukluluk Sürelerinin Hesaplanmasında Kanun Yolunda Geçen Sürenin Dikkate Alınmaması Sorunu
22.09.2023 / Prof. Dr. Ersan Şen, Dr. Erkan Duymaz

I. Giriş

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK), tutukluluk için olduğu gibi, adli kontrol tedbirleri için de azami süreler öngörmektedir. 2021 yılında yapılan değişiklikler kapsamında Kanuna eklenen “Adli kontrol altında geçecek süre” başlıklı m.110/A’ya göre:

“(1) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde adli kontrol süresi en çok iki yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçesi gösterilerek bir yıl daha uzatılabilir.

(2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, adli kontrol süresi en çok üç yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı, Türk Ceza Kanunu’nun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda dört yılı geçemez.

(3) Bu maddede öngörülen adli kontrol süreleri, çocuklar bakımından yarı oranında uygulanır”.

Bu düzenlemeye göre adli kontrol süresi, ikinci paragrafta belirtilen koşullar gerçekleştiğinde en fazla yedi yıl olabilmektedir. Bu konuda bir tartışma bulunmazken, azami sürenin hesaplanmasında istinaf ve temyiz aşamalarında geçen sürenin dikkate alınıp alınmayacağı konusunda soru işaretleri bulunmaktadır. Uygulamada; kanun yolu aşamasında geçen sürenin tedbirin süresinin hesabında dikkate alınmadığı, bir başka ifadeyle ilk derece mahkemesinin mahkumiyet kararıyla birlikte tedbir süresinin kesildiğinin kabul edildiği görülmektedir. Henüz ilk bakışta Kanunun lafzına uygun olmadığı görülen bu yorumun arkasında aslında tutukluluk süresinin hesaplanmasında karşımıza çıkan “hükmen tutukluluk” veya “hüküm özü tutukluluk” kavramı/sorunu bulunmaktadır. Bu ise, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin (İHAM) İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) m.5/3 kapsamında uyguladığı tutukluluk süresini hesaplama yönteminin -kanaatimizce hatalı bir şekilde- iç hukuka aktarılmasından kaynaklanmaktadır.

CMK m.102’de ise, azami tutukluluk süreleri gösterilmiş ve hatta sürelerin sınırı soruşturma ve kovuşturma aşamalarına göre ayrıca düzenlenmiştir. Yasada herhangi bir istisnaya yer verilmeksizin, azami tutukluluk sürelerinin “şüpheli” ve “sanık” sıfatlarının devam ettiği tüm soruşturma ve kovuşturma aşamalarını kapsadığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle; soruşturma, ilk derece ve olağan kanun yolları aşamalarında geçen süreler hesaba katılması gerekirken, olağanüstü kanun yolu olarak adlandırabileceğimiz başvurularda ve mahkumiyet kararı kesinleştikten sonra geçen sürelerin tutukluluktan mahsup edilemeyeceği tartışmasızdır.

II. Suç İsnadına Bağlı Tutukluluk - Mahkumiyet Kararına Bağlı Tutukluluk Ayırımı

İHAM; tutuklulukta geçen sürenin İHAS m.5/3 bakımından makul olup olmadığını değerlendirirken, “suç isnadına bağlı tutukluluk” ile “mahkumiyet kararına bağlı tutukluluk” halleri arasında bir ayırım yapmakta ve mahkumiyete bağlı tutuklulukta geçen süreyi dikkate almamaktadır. İHAM; ilk kez Wemhoff/Almanya kararında bu yönde bir ayırıma giderek, ilk derece mahkemesi tarafından verilen bir mahkumiyet kararının ardından devam eden tutukluluğun İHAS m.5/3 değil, m.5/1-a kapsamına girdiğini, dolayısıyla tutukluluk süresinin değerlendirilmesinde hesaba katılmayacağını ifade etmiştir (B. No: 2122764, 25/06/1968, § 9). Bu yaklaşım İHAM içtihadında süreklilik kazanmış olup, bugüne kadar bundan herhangi bir sapma yaşanmamıştır.

Hukukumuzda; tutukluluk süresinin hesaplanmasına dair tartışmalar, 2011 yılında Yargıtay Ceza Genel Kurulu (YCGK) tarafından verilen bir kararla alevlenmiştir. YCGK 12.04.2011 tarih, 2011/1-51 E. ve 2011/42 K. sayılı kararında; İHAM içtihadına atıfla, hükmen tutuklulukta geçen sürenin tutukluluk süresinin hesaplanmasında dikkate alınamayacağını belirtmiştir. Ceza Muhakemesi Kanunu’ndaki azami tutukluluk süresine ilişkin maddeyi kasıtla YCGK şunları kaydetmiştir: “Ancak anılan maddede belirtilen tutukluluk sürelerinin hesabında yerel mahkeme tarafından hüküm verilinceye kadar geçen süre dikkate alınmalı, buna karşın yerel mahkeme tarafından hükmün verilmesinden sonra tutuklu sanığın hükmen tutuklu hale gelmesi nedeniyle temyizde geçen süre hesaba katılmamalıdır; çünkü hakkında mahkumiyet hükmü kurulmakla sanığın atılı suçu işlediği yerel mahkeme tarafından sabit görülmekte ve bu aşamadan sonra tutukluluğun dayanağı mahkûmiyet hükmü olmaktadır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de İHAS’ın 5. maddesinin uygulanmasına ilişkin verdiği kararlarında, tutuklulukla ilgili makul sürenin hesabında ilk derece mahkemesinin mahkûmiyet hükmünden sonra geçen süreyi dikkate almamaktadır.

Yargıtay’ın bu yorumu doktrinde ciddi eleştirilerin hedefi olmuş olup, bu eleştirilerde özetle; isnada bağlı tutukluluk ile hükmen tutukluluk ayırımının Kanunun lafzına ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun sistematiğine aykırı olduğu, çünkü Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre mahkumiyet kararının kesinleşmesine kadar geçen sürenin kovuşturma evresi içinde kaldığı, bu süre zarfında hakkında ilk derece mahkemesi tarafından mahkumiyet kararı verilen kişinin “hükümlü” değil “sanık” olarak kabul edildiği, tutuklu sanığın temyiz incelemesi sürerken tahliye edilebileceği, 5247 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 4. maddesinde, mahkumiyet hükümlerinin kesinleşmedikçe infaz olunamayacağının belirtildiği, Kanuna göre “sanık” sıfatına sahip bir kişinin kanun yolu incelemesi aşamasında “hükümlü” olarak görülmesinin suçsuzluk/masumiyet karinesine aykırı olduğu, İHAM’ın “mahkumiyet” kavramına yüklediği anlamın iç hukuktakinden farklı olduğu ve kişilere daha yüksek güvence sağlayan iç hukuk kurallarının İHAS’a atıfla bertaraf edilemeyeceği görüşleri dile getirilmiştir[1].

Belirtmeliyiz ki; İstinaf ve temyiz kanun yolları aşamalarında kovuşturma aşaması ve sanıklık sıfatı devam ettiğinden, CMK m.102’de öngörülen azami tutukluluk sürelerinin dikkate alınması ve kanun yollarında geçen sürelerin tutukluluk sürelerinden mahsubu gerekir. Bu kabul, “Tanınmış insan haklarının korunması” başlıklı İHAS m.53’e de uygundur. İç hukukta bireyin daha yararına kurallar öncelikle gözetilip uygulanır.

Bireysel başvuru yolunun açılmasının ardından, Yargıtay’ın “hükmen tutukluluk” yaklaşımı Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından da benimsenmiştir. AYM, tutukluluk süresinin makul olmadığı yönündeki şikayetleri (uzun tutukluluk şikayetleri) incelerken, İHAM ve Yargıtay kararlarına atıfla isnada bağlı tutukluluk ile hükme bağlı tutukluluk ayrımını devam ettirmiş ve kanun yolu incelemesinde geçen süreyi “tutuklulukta geçen süre” olarak değerlendirmemiştir (Örn., Ramazan Aras, B. No: 2012/239, 2/7/2013, § 67). Yerleşik hale gelen bu içtihadın sonucu olarak, kanun yolunda geçen tutuklama süresinin hüküm öncesi tutukluluk süresini aştığı, hatta bu sürenin birkaç katına çıktığı yahut hüküm öncesi ve sonrası tutukluluk sürelerinin toplamının azami tutukluluk süresini aştığı birçok durumda AYM kabul edilemezlik kararları vermiştir[2].

Kanaatimizce; YCGK’nın yukarıda anılan kararı temelinde benimsenen bu yaklaşım, Kanunun sözüne ve amacına uygun olmadığı gibi, İHAM kararlarının iç hukuka aktarılması bakımından da son derece sorunludur.

III. Yargıtay’ın yaklaşımının değerlendirilmesi

Öncelikle YCGK’nın isnada bağlı tutukluluk ile hükmen tutukluluk arasında yaptığı ayırımın kanuni bir dayanağının bulunmadığı, bunun Kanunun lafzını ve hatta amacını aşan bir yorum faaliyeti olarak değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Bu yorumun haklı veya geçerli olduğunu savunmak mümkün görünmemektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu; tutukluluk ve adli kontrol için azami süreler belirlemekle yetinmekte, yerel mahkemenin mahkumiyet kararından önce veya sonra şeklinde bir ayırım yapmamaktadır. Dolayısıyla Kanunun lafzı açıktır ve esasen yorum gerektirmemektedir.

Öte yandan, YCGK’nın yorumu Ceza Muhakemesi Kanunu’nun sistematiğine de uygun düşmemektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun tutuklama ve adli kontrol tedbirlerine ilişkin düzenlemeleri, hem yerel mahkemeler ve hem de istinaf ve temyiz mahkemeleri açısından geçerlidir. Nitekim tutuklama koşulları ortadan kalktığında, sanığın salıverilmesine her aşamada karar verilebilmektedir. Yine Kanun uyarınca; hakkında verilen hüküm kesinleşmedikçe, yargılanan kişi, tutuklu olsa dahi, “sanık” konumundadır. Kısacası Ceza Muhakemesi Kanunu; tutuklama tedbirinin koşulları ve niteliği bakımından, yerel mahkemenin mahkumiyet kararına özel bir sonuç bağlamamaktadır.

Buna ek olarak, YCGK’nın benimsediği yorumun ilgili yasal düzenlemenin amacıyla bağdaştığını söylemek de mümkün görünmemektedir. Tutuklama tedbiri için azami bir süre öngörülmesi, bu tedbirin bir cezalandırma aracına dönüşmesini engellemeyi ve kişi hürriyetinin keyfi veya ölçüsüz sınırlamalara maruz kalmamasını güvence altına almayı amaçlamaktadır. Bu kapsamda, azami tutukluluk süresinin aslında Kanunda belirtilenden daha uzun olabileceğini kabul etmek, Kanunun amacına uygun bir yorum değildir.

Meseleye temel hak ve özgürlükler bakımından yaklaşıldığında da YCGK’nın yorumu oldukça sorunlu görünmektedir. İnsan hak ve hürriyetlerine dayalı bir hukuk sisteminde özgürlük kural, sınırlama ise istisnadır; buna bağlı olarak, özgürlükler geniş, sınırlamalar ise dar yorumlanmalıdır. Kanunda tutukluluk için azami süreler öngörülmesi kişi hürriyeti bakımından önemli bir güvencedir. Bu güvencenin kanuna dayanmaksızın, yorum yoluyla zayıflatılması temel hak ve özgürlüklere ilişkin Anayasa ilkeleri ile açıkça çelişmektedir.

IV. Yargıtay’ın Yaklaşımı İHAM İçtihadı ile Haklılaştırabilir mi?

Yukarıdaki açıklamalar; YCGK’nın geliştirdiği yorumun, lafzi, sistematik ve amaçsal yorum yöntemleriyle bağdaşmadığını, ayrıca temel hak ve özgürlükler bakımından savunulabilir olmadığını göstermektedir. O halde geriye yanıtlanması gereken tek bir soru kalmaktadır; İHAM içtihadına atıf, tutukluluk süresinin hesaplanması yöntemini haklı çıkarmaya yeterli midir? Bir başka ifadeyle; İHAM’ın benimsediği isnada bağlı tutukluluk ile mahkumiyete bağlı tutukluluk ayırımı, Yargıtay’ın bu konudaki yaklaşımını meşrulaştırmaya elverişli ve yeterli midir? Bu soruya da olumlu yanıt vermek aşağıdaki nedenlerle mümkün görünmemektedir.

Bu konuda öncelikli olarak vurgulanması gereken husus, temel hak ve özgürlüklerin korunmasına dair uluslararası sözleşmeler ile ortaya koyulan standartların “asgari standartlar” olduğudur. Taraf Devletlerin, kendi kanunları aracılığıyla uluslararası standartların üstüne çıkmasının önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Nitekim, birçok alanda, özellikle de Ceza Muhakemesi Hukuku alanında kimi devletlerin, vatandaşlarına İHAS’ın sağladığı güvencelerden daha fazlasını sağladığı görülmektedir. Örneğin Alman Hukukunda, kişinin, hakkındaki mahkumiyet kararı kesinleşmedikçe, davası hangi aşamada olursa olsun, tutukluluğa ilişkin genel düzenlemelere tabi olduğu bilinmektedir. Alman Hukuku, mahkumiyet öncesi ve sonrası tutukluluk şeklinde bir ayırıma gitmeyerek, kanun yolu aşamasında tutuklu bulunanlara İHAS tarafından öngörülen güvencelerden daha fazlasını sağlamaktadır. İHAM, Stollenwerk/Almanya kararında bu hususa dikkat çekmiş ve Alman Hukukundaki güvenceleri zayıflatacak bir yorum benimsemekten kaçınmıştır (B. No: 8844/12, 07/09/2017, § 36). Doğal olarak, İHAM’ın belirlediği standartların gerisinde kalmak devlet yükümlüklerine aykırı olurken, bunların üstüne çıkıp çıkmamak ulusal yasa koyucuların takdirindedir.

Ceza Muhakemesi Kanunu, tıpkı Alman Ceza Muhakemesi Kanunu gibi, isnada veya hükme bağlı olup olmadığına bakmaksızın, tutuklu bulunan kişilere İHAS’a kıyasla daha geniş güvenceler tanımaktadır. Bu koşullarda, İHAM içtihadını gerekçe göstererek Kanunda öngörülenden daha düşük bir standart uygulanmasının haklı bir dayanağı bulunmamaktadır. Bununla birlikte, bu yaklaşım doğrudan İHAS m.53’e aykırılık oluşturmaktadır. İHAS; bu madde aracılığıyla, taraf devletlerin İHAS’a veya İHAM içtihadına dayanarak iç hukukta tanınan hakların kapsamının daraltılmasını yasaklamaktadır. Bu maddeye göre, Bu Sözleşme hükümlerinden hiçbirisi, herhangi bir Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın yasaları ve onun taraf olduğu başka bir Sözleşme uyarınca tanınmış olabilecek insan hakları ve temel özgürlükleri sınırlayacak veya onları ihlal edecek biçimde yorumlanamaz. denilerek, İHAS’ın öngördüğü korumanın “asgari” bir koruma olduğunu ve İHAS’a dayanılarak ulusal hukukun sağladığı “yüksek” korumanın bertaraf edilemeyeceğini mümkün olan en açık dille ifade etmektedir. Yargıtay; İHAM içtihadı ile belirlenen standartları bir nev’i “mutlak” veya “ideal” standartlar olarak görerek, m.53’de öngörülen yasağa aykırı davranmakta ve İHAS ile iç hukuk ilişkisinin mantığına aykırı bir içtihat geliştirmektedir. Şöyle ki; İHAM’ın ulusal bir düzenlemeyi, uygulamayı veya yargısal yorumu Sözleşmeye aykırı bulmaması, bunun Anayasa ve kanunlara uygun olduğu anlamına gelmemektedir. Neticede İHAM, münhasıran İHAS’a uygunluk denetimi yapmaktadır. Keza İHAM’ın; önüne gelen bir başvuruda ihlal tespit etmemesi, başvuruya konu olan ihtilaflı düzenlemenin veya uygulamanın “doğru” olduğu ve bu şekilde muhafaza edilmesi gerektiği anlamına da gelmemektedir. Aksi takdirde, Türkiye’de seçim barajının düşürülmesinin ve başörtüsü yasaklarının kaldırılmasının mümkün olmaması gerekirdi. Dolayısıyla; tutukluluk süresinin hesaplanması konusunda düşük standartlı İHAM içtihadına atıf yapmanın, Yargıtay’ın yorumunu meşrulaştırıcı bir işlevi bulunmamaktadır. Uluslararası insan hakları hukuku; ulusal standartları düşürmek için değil, yükseltmek için var edilmiştir.

Bununla bağlantılı bir diğer sorun, İHAM’ın geliştirdiği özerk yorum yönteminin ve bunun sonucunda ortaya çıkan “özerk” kavramların iç hukuka aktarılması sorunudur. İHAM, Sözleşmeye taraf 46 Devlet için ortak standartlar belirlemeye çalışan bir mahkemedir. Bu devletlerin Anayasaları, kanunları, yargı sistemleri doğal olarak birbirinden farklıdır. Bu farklılık nedeniyle İHAM, Sözleşmede yer alan birçok hukuki kavramı ve terimi ulusal hukuk düzenlerinden bağımsız olarak yorumlamakta ve kendisine özgü “hukuk terminolojisi” oluşturmaktadır. Bunun sonucunda; “mahkeme”, “kanun”, “suç”, “ceza”, “mahkumiyet”, “beraat” gibi en temel kavramlar bile, İHAM’ın sözlüğünde farklı anlamlar kazanabilmektedir. Sözkonusu kavramların İHAM tarafından ulusal sistemlerdeki karşılıklarından bağımsız bir şekilde tanımlanması bir tercih değil zorunluluktur. Aksi halde, birbirinden farklı onlarca devlet açısından ortak bir İnsan Hakları Hukuku oluşturmak imkansız olacaktır. İHAM tarafından oluşturulan bu terminolojinin ulusal mahkemeler tarafından iç hukuka aktarılması oldukça sorunlu bir uygulamadır. Ulusal mahkemelerin kullandıkları hukuki kavramlar ve terimler halihazırda kanunlarda tanımlanmış veya ulusal içtihat yoluyla şekillenmiştir. Örneğin, “soruşturma” veya “kovuşturma” terimlerinin ne anlama geldiğini belirlemek için İHAM içtihadına başvurmak gerekli olmadığı gibi, makul ve tutarlı da değildir. Aynı şekilde; Ceza Muhakemesi Kanunu dururken, hangi kararların “mahkumiyet” veya “beraat” olarak nitelendirileceğini İHAM içtihadına atıfla tespit etmenin doğru bir yaklaşım olmadığı açıktır. İHAM içtihadının bu kapsamdaki rolü; iç hukuktaki kavramları yeniden tanımlamak değil, yukarıda izah edildiği üzere, insan hakları standartlarını yükseltmek olmalıdır. Yargıtay’ın tutukluluk süresinin hesaplanmasına dair yorumuna dönülecek olursa, Kanunda yer almayan bir ayırımın (isnada bağlı tutukluluk - hükmen tutukluluk ayırımı) İHAM’a referansla benimsenmesi, Hukukumuzdaki “tutukluluk” ve “mahkumiyet” kavramlarının Ceza Muhakemesi Kanunu’nun sistematiği ile bağdaşmayacak şekilde yeniden tanımlanması anlamına gelmektedir.

Ceza Muhakemesi Kanunu’nda yer alan açık ve tutarlı tanımlara rağmen, İHAM’ın 46 devlet için benimsediği ortak ve doğası gereği esnek tanımların iç hukukumuza aktarılması izaha muhtaç bir durumdur. İHAS’ın, Ceza Muhakemesi Hukukuna veya Ceza Hukukuna ilişkin spesifik bir sözleşme olmadığı açıktır. Öte yandan İHAS; Ceza Muhakemesi Kanunu’nun aksine, azami tutukluluk süreleri öngörmemektedir. Buna bağlı olarak İHAM’ın başvurduğu isnada bağlı - hükme bağlı tutukluluk ayırımı, esasen tutuklama süresinin makul olup olmadığı incelemesi kapsamında ortaya çıkmıştır. Bunun da ötesinde İHAS, ceza davalarında iki dereceli yargılanma hakkını dahi tanımamaktadır. Bu hak, Sözleşmeye ek 7 No.’lu Protokolle tanınmıştır, ancak İHAS’a taraf Devletlerin bir kısmı bu Protokolü imzalamamış ve/veya onaylamamıştır. Bu koşullarda, istinaf ve temyiz kanun yollarının mevcut olduğu, kanun yolunda tutukluluğun ilk derece mahkemesi önündeki tutuklulukla aynı hükümlere tabi kılındığı, tutukluluk için azami sürelerin öngörüldüğü bir hukuk sisteminde, ulusal Ceza Muhakeme Hukukunun sağladığı güvenceler yerine, İHAM içtihadının öngördüğü sınırlı güvencelerin esas alınması kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.

Bunun ne kadar hatalı bir yaklaşım olduğunu ortaya koymak için, İHAS’ın birçok maddesinde geçen “kanun tarafından öngörülmüş olma” (prescribed by law) koşulunu İHAM’ın nasıl yorumladığına bakmak yeterli olacaktır. İHAM; Sözleşme ile korunan bir hak veya özgürlüğe getirilen sınırlamaların kanuni bir dayanağı olup olmadığını incelerken, “kanun” kavramını yine ulusal hukuk düzenlerinden bağımsız olarak yorumlamakta ve sınırlamanın şekli anlamda bir kanuna dayanmasını şart koşmamaktadır. İHAM, erişilebilir ve öngörülebilir olması kaydıyla, kanun altı düzenlemeleri ve istikrar kazanmış yargısal yorumları da Sözleşme bağlamında “kanun” kavramına dahil etmektedir. Anayasa m.13 de temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğini öngörmektedir. Ancak bu düzenlemede geçen “kanun” ile kastedilenin, Anayasadaki usule göre kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiş kanunlar olduğu tartışmasızdır. Dolayısıyla, temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması konusunda iç hukukumuz İHAS’tan daha yüksek bir standart öngörmektedir. Bir an için Yargıtay’ın yaklaşımının doğru olduğu düşünülüp İHAM içtihadındaki “kanun” kavramı benimsenirse, hukuk sistemimizde yönetmeliklerle veya genelgelerle temel hak ve özgürlüklerin sınırlanabileceğini kabul etmek gerekecektir. Bu tür bir sınırlama İHAM içtihadı uyarınca “kanunilik” ilkesini sağlamaya yeterli olacaktır. Bu örneğin de gösterdiği gibi, çok taraflı bir sözleşme olan İHAS’ın yorumlanmasında zorunlu olarak oluşturulan “özerk” terminolojinin olduğu gibi iç hukuka aktarılması ciddi tutarsızlıklara yol açabilecektir.

Son olarak değinilmesi gereken diğer bir konu, Yargıtay’a yöneltilen eleştirilerin AYM için de geçerli olup olmayacağıdır. AYM; bireysel başvuru yolu kapsamında yaptığı incelemede, Yargıtay’dan farklı olarak, Anayasada korunan temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğini tespit etmektedir. AYM’nin büyük ölçüde İHAM içtihadını takip ettiği ve İHAM tarafından belirlenen standartları uyguladığı görülmektedir. Keza AYM; “suç”, “ceza”, “mahkumiyet”, “beraat” gibi kavramları İHAM içtihadı ile uyumlu şekilde yorumlamaktadır. Bireysel başvuru yolunun temel amacının; İHAM’a yapılacak başvuruların önlenmesi ve muhtemel hak ihlallerinin ulusal düzeyde tespit edilip giderilmesi olduğu dikkate alındığında, AYM’nin İHAM içtihadının kendine has bazı kavram ve yorumlarını benimsemesi doğal görünmektedir. Ancak iç hukukun İHAS’tan daha yüksek güvenceler öngördüğü hallerde, İHAM kararlarına atıfla bu güvencelerin zayıflatılması AYM bakımından da eleştirilmesi gereken bir durumdur. Tek bir örnek vermek gerekirse; AYM, Anayasa m.38/6 ve CMK m.206/2-a ile açıkça yasaklanmış olmasına rağmen, bir davada hukuku aykırı delillerin kullanılmasını otomatik olarak adil/dürüst yargılanma hakkının ihlali olarak değerlendirmemekte, olaydaki hukuka aykırılığın yargılamanın adilliğini/dürüstlüğünü bir bütün olarak etkileyip etkilemediğine bakmaktadır (Orhan Kılıç [GK], B. No: 2014/4704, 1/2/2018, § 44-46). AYM bu yaklaşımını İHAM içtihadından esinlenerek geliştirmiştir. AYM’nin, tutukluluk süresinin hesaplanması konusundaki yaklaşımı da tamamen aynı yöndedir. Kanaatimizce; her ne kadar bireysel başvuru yolunun ceza muhakemesinden farklı, kendisine özgü bir mantığı olsa da AYM’nin kendi yetkisini İHAM içtihadı ile sınırlaması, Anayasanın ve kanunların bunu desteklemesine rağmen, İHAM içtihadından daha ileri bir koruma sağlamaktan imtina etmesi eleştiriye açık bir husustur. Nitekim AYM de, tıpkı Yargıtay gibi, uluslararası İnsan Hakları Hukukuna atıfla iç hukuktaki güvenceleri zayıflatma yoluna gitmektedir.

V. Sonuç

Yazımızın başlığında ifade edilen, adli kontrol altında geçen süresinin hesaplanmasında kanun yolu aşamasında geçen sürenin dikkate alınmaması sorununun arkasında aslında çok daha büyük bir sorun bulunmaktadır. Hukuk sistemimizde, Uluslararası İnsan Hakları Hukuku, iç hukukta sağlanan hak ve güvenceleri zayıflatmak için kullanılabilmektedir. Oysa; Uluslararası Hukuka ve bilhassa İHAS’a atıf, hak ve özgürlükler aleyhine değil, lehine olduğunda anlam kazanmaktadır.

Adli kontrol tedbirleri, tutuklama ile aynı koşullara tabidir. Adli kontrol tedbirlerine, tutuklama tedbirinin ölçülü olmadığına kanaat getirildiği durumlarda başvurulmaktadır. Dolayısıyla, adli kontrol altında geçen sürenin hesaplanmasında tutukluluk süresinin hesaplanmasında kullanılan ölçütlerin kullanılması doğaldır. Bu açıdan bakıldığında, istinaf veya temyiz aşamasında iken azami sürelerin dolmasına rağmen adli kontrol tedbirlerinin kaldırılmaması yönündeki kararlar, Yargıtay içtihadı ile uyumlu, kendi içinde tutarlı görünmektedir. Ne var ki, kararların kendi içinde tutarlılıkları hukuka uygun oldukları anlamına gelmemektedir. Bu yazımızda, Yargıtay’ın geliştirdiği yorumun neden temelsiz olduğunu ve İHAM içtihadına atıfla haklılaştırılamayacağını açıklamaya çalıştık. Şu halde yapılması gereken; kolay görünmemekle birlikte, sözkonusu yaklaşımdan bir an önce dönmek ve Uluslararası İnsan Hakları Hukukunun gereklerine uygun olarak, daha yüksek bir koruma öngören ulusal güvenceleri uygulamaktır.

 

[1] Örn. bkz., Muharrem Özen, Devrim Güngör ve Güneş Okuyucu Ergün, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında Türk Hukukunda Azami Tutukluluk Süresinin Hesaplanmasına İlişkin Değerlendirmeler”, Ankara Barosu Dergisi, Yıl: 68, Sayı: 2010/4, s. 181-187; Murat Balcı, “Tutukluluk Süreleri ve Temyiz Aşaması (Karar İncelemesi), İstanbul Barosu Dergisi, Cilt: 85, Sayı: 2011/6, s. 34-45; Abdullah Batuhan Baytaz, “Hükmen Tutukluluk”, Ceza Hukuku ve Kriminoloji Dergisi, 2018; 6(2), s. 133-153.

[2] Bkz. Tolga Şirin, Özgürlük ve Güvenlik Hakkı, Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru El Kitapları Serisi – 1, Avrupa Konseyi Yayınları, 2018, s. 178-179.